Ve Hep Birlikte Koştuk…

Genelde toplumsal cinsiyet eşitliği özelde bir/bu coğrafyada bu konuda en azından farkındalık için aksiyon alırken daha önce düşünülmüş, konuşulmuş ve yapılmış olanların bilgisinin önemli olduğunu düşünüyorum. Merak ediyorum aslında daha çok. Nasıl oldu ne oldu da bu kadar mücadeleye rağmen bir arpa bol yol gidilemedi?

Bir olgunun diğer olgularla ya da dönemin ruhu ile etkileşim içinde olduğun farkındalığı da bütüncül bakış açısı için önemli. Yani örneğin inanç sistemlerini ve iktidar yapılarını tartışamazsak tek başına toplumsal cinsiyet eşitliğini tartışmamız yeterli olabilir mi emin değilim. Ya da örneğin sosyal ve kültürel bir alt yapı oluşturmadan kadının hem evde hem dışarıda tam zamanlı çalışan bir süper güç olabileceği fikrini benimseyerek kadınlara (ve zincirleme olarak o kadınların yüklerine ortak olan ev içi/dışı kadın yardımcılarına ve onların hayatındaki diğer kadınlara…) haksızlık yapıyor olmaktan endişe duyuyorum.

Kadının toplumsal ikincilliği biyolojik mi, bilişsel mi, psikolojik mi, sosyal mi, kültürel mi, iktidar ya da kapitalizmle mi ilişkili anlamaya çalışan çalışmaları bu yüzden çok önemli buluyor ve paylaşmayı iş ediniyorum. Bütüncül bakmadığımız müddetçe aynı yanlışları yapmaktan, aynı çıkmazlara girmekten ve yıllar sonra yine “hala bunu protesto ettiğimize inanamıyor olmak”tan çekiniyorum.

“Feministler Ne Düşünüyorlardı?” belgeseli üzerine yazarken belgesele konu olan olayların Amerika’nın dışavurum biçimleri olduğunu vurgulamıştım. “Bundan 40 yıl önce konuşulanların bizim coğrafyamızda bugün bile cesaret gerektirdiği bir gerçek” derken aklıma yıllar önce okuduğum bir kitap düştü: “… ve hep birlikte koştuk…” İlerici Kadınlar Derneği’nin 1996 yılında yayınladığı, 1975-1980 yılları arasını ele aldığı ve “yarı belgesel yarı duygusal özgeçmişimiz” diye tanıttığı derleme, Türkiye’nin dışavurum biçimlerinden birini bize hatırlatabilir diye düşünüyorum.

1970’ler ilginç bir dönem. Berlin Duvarı, Prag Baharı, hippiler, Vietnam Savaşı, aya yolculuk gibi olaylarla dünya tarihine damga vuran 1960’ları takip eden bu dönem daha çok sorgulamayı beraberinde getirdi. Bu sorgulamadan akademinin payına düşen iki güçlü entellektüel akım oldu: Feminizm ve Marksizm. Çünkü öncelikle cinsiyet ve iktidar sorgulanmalıydı. Hatta bir akım, ikisini birbirinden ayrı sorgulamanın mümkün olmayabileceğini işaret ediyordu.

İşte “…ve hep birlikte koştuk…” bu yaklaşımın ürünü bir örgütlenmenin belgelerinden oluşuyor. Heyecanlı bir kadın örgütlenme hikayesi bu. Farkındalık için hareket halindeysek daha önce bu coğrafyada düşünülmüş, konuşulmuş ve yapılmış olanlara dair bir fikir verebilir. Belki bugünün hikayelerini görünür kılmak kadar dünün hikayelerini anlatmak, korumak, aktarmak da yolumuzu aydınlatabilir.

Yorum Yap

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir