Feministler… Ne Düşünüyorlardı?

Bir süredir bir dizi-film platformunda yayında olan bir belgeselin ismi bu. Cynthia MacAdams 1974-1977 yılları arasında bir dizi kadın , yazar ve sanatçıya “Kendin ol!” diyor ve basıyor denklanşöre. Feminizmin kadınların farklı görünmesini sağladığına olan inanç ve “Bakalım bu durum fotoğraflara yansıyacak mı?” merakının bir ürünü bu fotoğraflar.

Film karesine girmeye başladıkları anda ilk dikkatimi çeken fotoğrafların yalınlığı. Önce bunun siyah beyazın etkisi olduğunu düşünüyorum. Çekimlerden 40 yıl sonra aynı kadınlarla yapılan görüşme kayıtlarının keskin renkleri de bu düşüncemi destekliyor. Sonra sonra fark ediyorum ki yalınlık sadece fotoğrafların siyah beyaz karakteriyle ilişkili değil. Kadınlar neredeyse poz vermemiş, sadece o anda içlerinde olanın ifadelerine geçmesine izin vermişler. Yalınlık bu dürüstlükle ilişkili belki de.

Kimi yorgun, kimi bıkkın, kimi kayıtsız, kimi umutsuz, kimi düşünceli, kimi adanmış, kimi öfkeli bu kadınlar kameranın karşısında çıplak yüzleri ve bedenleri ile kendileri olmuşlar. Giyinmemiş, boyanmamış, gülümsememiş, -mış gibi yapmamışlar. İşte bu kendin olma ve olabilme hali belki de feminizmin kadınların farklı görünmesini sağladığına dair inancın kaynağı.

Duyguların toplumsal cinsiyetle ilişkisine dair güçlü bir ifade öne çıkıyor belgeselde. Öfke feminen değil midir? Neden öfkemizi göstermekte tereddüt ediyoruz? Jane Fonda kız çocuğu olarak çoğumuzun girişken olduğuna ve ergenlikle beraber ufukta “kadınlık hortlağı” gezinmeye başladığında öfkemizi sindirip “iyi kız” olmak zorunda bırakıldığımıza inanıyor. Yaşamak, güç sahibi olmak ve başarmak için erkek olmanın ön koşul olduğuna inandırılarak yetiştirildiğini söylerken, “Hayır!”ın tek başına tam bir cümle olduğunu neredeyse 70 yaşından sonra öğrendiğini belirtiyor.

Feminist düşüncenin ve hareketin geçirdiği dönemlere göndermelerin izini sürebildiğimiz belgesel aynı dönemdeki farklı bakış açılarını ve farklı cepheleri de ele alıyor. Kadın üzerindeki baskının din temelli olduğuna inananlar, psikolojinin feminist eleştirisini yapanlar, toplumsal cinsiyetin bir sosyal inşa olduğunu dile getirenler kendilerini performanslarla, kitaplarla, kolektif ve toplantılarla ortaya koyuyorlar ve değişimin lokomotifi oluyorlar. Ne yazık ki bu hareketin hızı hiç de beklenildiği gibi değil. Tam da bu yüzden 2017’deki 8 Mart yürüyüşünden bir pankartta “Hala bunu protesto ettiğimize inanamıyorum” yazıyor.

Margaret Prescod “Evet kız kardeşiz ama farklı ailelerden” derken kadın hareketinin hızını etkileyen olası nedenlere işaret ediyor. Irkçılık karşıtı hareketin bir parçası olduğunuzda kadın hareketinden uzaklaşabileceğiniz düşünülüyor. Örneğin kısırlaştırılan siyahi, yerli ve Latin kadınların sesi olduğunuzda kürtaj hakkını tehlikeye atacağınız varsayılıyor. Siyahi bir kadın olarak kendinizi feminist olarak tanımladığınızda ise “Ne demek? Siyahi erkeklere de mi karşısın?” sorusu gündeme geliyor. Bu ikircikli durum hareket içindeki bir çok kadın için bir varlık problemi yaratıyor. Prescod soruyor, “Irkçılık karşıtı harekette kadın, kadın hareketinde siyahi olamazsanız ne yapacaksınız?”

40 yılda nelerin değiştiğini ya da değişmediğini göstermek için bugün kendini feminist olarak tanımlayanlarla yapılan görüşmeler de belgeseli güçlendiriyor. Wendy J.N. Lee “‘Feminist misin?’ diye sorduklarında bunun hileli bir soru olduğunu biliyorum.” diyor. Toplumsal cinsiyet eşitliği, eşit ücret ya da ekranda daha çok kadın olması için savaştığını söylemenin daha kesin bir duruş olduğuna inanıyor. Hatta artık daha çok erkeklerin kendilerini feminist olarak tanımladıklarını çünkü bunun onları “havalı” gösterdiğini iddia ediyor.

Her harekette dönemin ruhunun izini sürebiliriz. Ancak coğrafyalar ve kültür dışa vurum biçimlerini etkiler. Dolayısıyla bu belgesel bize Amerika’nın dışa vurum biçimlerini anlatıyor. Bundan 40 yıl önce konuşulanların bizim coğrafyamızda bugün bile cesaret gerektirdiği bir gerçek. Ancak bu bir araya gelmekten ve hikayelerimizi anlatmaktan alı koymamalı bizi. Çünkü belgeselde Judy Chicago’nun da vurguladığı gibi, ancak bir araya geldiğimizde kültüre işleyebiliriz ve bu dünyada hikayelerimizi anlatır, korur ve aktarabiliriz.

Yorum Yap

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir