Önce Yargılama

Berfin Özek’in, yüzüne asit attığı için 12 yıl 18 ay hapis cezasına çarptırılan adamı affetmesi, neredeyse olayın kendisi kadar tartışılıyor son birkaç gündür.

Başta kendi avukatları olmak üzere, onun mücadelesinde yanında olan, ona destek olanlar şimdi onun bu vazgeçişinden dolayı öfkelerini, hayalkırıklıklarını ve hatta neredeyse ona destek oldukları için pişmanlıklarını ifade ediyorlar.

Avukatları, Özek’in bu davranışının “Öldüren sevgi istemiyoruz” şiarlarına ters düştüğü için “ilkelerimizden asla taviz vermeyerek, bu saatten sonra Berfin Özek’le ilgili hiçbir çalışmada yer almayacağımızı kamuoyuna bildiriyoruz” açıklamasını yaptılar. (Daha sonra bu açıklamayı geri alarak yanında durmaya devam edeceklerini söylediler.)

Olaydan sonra Özek’e gerek sesini duyurarak, gerekse fiziksel olarak destek olmuş olan gazeteciler, ünlüler, hayatı çalınan bir kadına uzattıkları yardım elinin havada kaldığını hissettiklerinden olsa gerek, yazıklar olması gerektiğini dile getiriyor, Özek’in ya tehdit edildiğini ya da “aklı kıt” olduğunu ifade ediyorlar.

Benzer bir toplumsal infiali, geçtiğimiz aylarda kızını öldüren kocasını affeden anne olayında da yaşamıştık. Kızını, erkek arkadaşı olduğu için öldüren kocası için “Benim kocam kötü bir insan değil; kendi yapmadı, hastalığı yaptırdı” diyerek kocasını savunmuştu bir anne. O zaman da kadının ne caniliği kalmıştı, ne cahilliği…

Bu mağdur kadınların, kendilerine ya da sevdiklerine kalıcı ve hatta ölümcül zararlar veren bu adamları neden affettiklerini psikologlar çeşitli tespitlerle açıklıyorlar. Bunların en bilinen ve popüler olanı, kişinin, kendisine eziyet eden kişiye karşı beslediği sempatik duyguları ve eziyet edenle edilen arasındaki duygusal ittifakı anlatan ve adını 1973’te İsveç’te gerçekleşen bir banka soygunundan alan Stockholm Sendromu. Berfin Özek özelinde, faili affetmesinin, içinden geçmekte olduğumuz korona salgını günlerinde hazırlanmakta olan, ve Özek’in yüzüne asit atan adam da dahil olmak üzere adli suçtan hükümlü olan bir sürü saldırgan, tacizci, tecavüzcünün serbest bırakılmasına zemin hazırlayan Ceza ve İnfaz Yasa Tasarısı’nın da etkisini düşünmemek mümkün değil.

Türkiye gibi, erkek şiddetinin neredeyse gündelik yaşamın bir parçası haline geldiği bir ülkede bu tür olaylar ne yazık ki sık yaşanıyor. Mağduru oldukları olaylardan sonra failin yanına dönen ya da onların yanında saf tutan kadınlar daha da yalnız bırakılıyor.

Erkek egemen toplumlarda doğup büyüyen insanlar olarak hepimiz belirli bir yere kadar toplumsallaştırılmış durumdayız. Neredeyse hiçbirimiz cinsiyetçi kodlamalardan bağımsız değiliz. Zaman içinde bunların farkında olabilir ve sıyrılmaya çalışabiliriz; ancak zaman zaman -özellikle de kendimizi tehdit altında hissettiğimizde- fabrika ayarlarına dönmemiz an meselesi… Bugün Berfin Özek’e verilen tepkilere bu gözle bakılabilir belki…

Ancak burada ıskalanmaması gereken önemli bir konu var ki, o da “kurtarılmayı bekleyen kadınlar” meselesi… Failin yanında saf tuttuğu için mağdur kadınlara ateş püskürenlerin bir kısmı, bu öfkeyi, onlar için yapılanların değerini bilmiyor olmalarıyla açıklarken, aslında uzattıkları yardım ellerinin sözsüz bir anlaşma kapsamında olduğunu sessizce itiraf etmiş oluyorlar. Kurtarıcının, kurtarılmayı bekleyen kişiden daha üstün, daha eğitimli, daha donanımlı olduğunu varsayan bu sözsüz anlaşma, kendi içinde bir kibir de içeriyor aslında…

Yüzüne asit atılan ya da kızı özbabası tarafından öldürülen kadınlar, bütün bunları yaşamalarına sebep olan adamları “affettiklerini” söylediklerinde aklımıza gelen ilk tepki “Kim bilir ne yaşıyor/yaşatılıyor?” değil de “Yazıklar olsun”sa eğer, dönüp kendi içimize bakmamızda fayda olabilir. Eğer kendimizi “kurtarıcı” olarak gördüğümüz bir yerde duruyor ve kibirli bir merhametle hareket ediyorsak, kadınların kurtarılmaya değil, dayanışmaya ihtiyaçları olduğunu hatırlamak bizi kibrimizden biraz olsun uzaklaştırabilir.

Özellikle de eğitimli, donanımlı, büyüdüğü ortamda cinsiyetçiliğin olumsuz etkilerine nispeten daha az maruz kalmış, içinde bulunduğu koşullar dolayısıyla kendini kurtarıcı, ‘diğer’ kadınları da kurtarılmayı bekleyen olarak gören kadınların sıkça düştüğü bu hatadan kurtulabilmek için, Hipokrat’ın yemininin “Primum non noncere” – “Önce zarar verme” kısmını “Önce yargılama” olarak değiştirip, bir tür “feminist yemini” haline getirebiliriz belki… Kimseye destek olacak gücümüzün olmadığı, duygusal altyapımızın herhangi bir sebepten dolayı daha fazla yük kaldıramadığı, dayanışmaya ortak olamadığımız durumlarda sadece yargılamadan durmak bile, uzattığımız elin havada kaldığını hissettiğimizde ortaya saçacağımız öfkenin yaratacağı tahribattan daha az zararlı…

Önce Yargılama” içinde 2 yorum
  1. Emine Askoldamca

    Yazınız, konu dahilinde oldukça iyi, bir o kadar da çarpıcı.Tebrik ediyorum ve takdir ediyorum.Sizi,düşüncenizi,zihniyetinizi…

    Cevapla

Yorum Yap

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir