Gönüllü Yoksunluk

Malum, bizler kusursuzluğun ve yeninin övülerek putlaştırıldığı bir dönemde yaşayan kusurlu insanlarız.

Dünya bugün bize “Yarışın ve kusurlarınızı kapatmak için parayla, diplomayla, eşyayla, ünvanla, güzellikle, zekayla başkalarından üstünlüğünüzü kanıtlayın” diyor.

Biz ise bir yandan bu gösterişli yarışın içinde olmaktan zevk alırken, diğer yandan mükemmel olmaya çalışmaktan ve hep elimizdekinin daha iyisini isteyen içimizdeki canavarı beslemekten yorulduk. Gün geldi, ruhumuzdaki boşlukları nesnelere boğmak yerine anlam peşine düştük.

Farklı yerlerde arasak da aslında aynı gerçeğin peşinden gittik. Bazen kişilerle, bazen mekanlarla, bazen de kitaplarla hep gerçeğe bir adım daha yaklaşmaya çalıştık.

Nihayetinde aradığımı, hayatın günlük rutinindeki küçük mucizelere odaklanmakta buldum. Sahip olduklarımın içinde saklı olan tatları yakalayıp, şükretmekte… Bir dakikanın, bir saatin, bir günün, bir ömrün içine gizlenmiş olasılıkları ve belirsizlikleri sevmekte…

Bugün dünya her taraftan bizi süslü, ışıltılı, pahalı, moda olan şeylerin bombardımanına tutarken bunlardan etkilenmemek elbette zor. Ne zaman ki mutluluk ve huzurun iddiasız, sıradan, sade, doğal, bazen yıpranmış ve kusurlu, abartıdan uzak şeylerde olduğunu yaşayarak gördüm; o günden beri kendimi gönüllü bir yoksunluk içinde tutmaya gayret ediyorum.

İçimdeki doymak bilmeyen canavar elbette hala beni daha fazlasını istemekle sınıyor. İhtiyacım olmadığı halde hoşuma giden pek çok şeyle bana göz kırpıyor. Bazen yenilsem de, çoğunlukla onu aç bırakarak dizginliyorum.

Çünkü artık biliyorum ki, istesek de istemesek de hayat mutlaka bizi yolculuk boyunca bir şeylerden yoksun bırakıyor. Bir yanımız hep eksik kalıyor.

Demek ki ömrümüz boyunca bir açlığımız mutlaka olacak. Hiçbir zaman o canavar “tamam yeter, doydum” demeyecek.

Öyleyse insan gönüllü olarak kendine bir yoksunluk yaşatırsa, o eksikliği seçme özgürlüğünü kendi eline alacak.

Ne büyük bir güç!

Peşinden koştuğumuz şeyin biraz altındakiyle yetindiğimizde, bir bakıyoruz ki elimizdeki imkanlar genişliyor.

Bu yüzden, bir insanın varlıklı olmasına rağmen onu bir statü sembolü olarak ortaya dökmemesinin; güzelliği varken o güzelliği diğerlerine üstün gelmek için açıp saçmamasının; bilgisi olan her konuda ilk fırsatta kendini ortaya atmamasının; bazen haklı olmasına rağmen tartışmayı uzlaşmaya çevirmesinin, kendini anlatmak isterken başkasını dinleyebilmesinin, kısacası egosunun değil içindeki şefkatin peşinden gitmesinin kıymetli olduğuna inanıyorum.

Bu duygu ve düşüncelerin arasında dolaşırken, 15. yüzyılda ortaya çıkmış olan Japon felsefesi Wabi Sabi ile tanıştım. Wabi Sabi, günümüzdeki mükemmeliyetçilik ve kusursuz yenilik anlayışlarının tam zıddını baş tacı ediyor. Süse, savurganlığa, gençlik ve güzelliğe, pahalı eşyalara, yani geçici olana bağlanmanın insanı manevi olarak körleştirdiğini savunuyor. Geçiciliği kabul edip, doğal süreçten gelen yıpranmayı ve kusurları kucaklıyor. Tam da içine çekildiğimiz bu hırs dolu mükemmellik yarışında ruhumuza kalkan olacak bir dinginlik sunuyor.

Hangimiz bu yarışın, hayatın içindeki ayrıntıları görmeyi ve andaki güzelliği fark etmeyi engellediğini inkar edebiliriz? Doğal, yalın, sade ve kusurlu olan; kusursuz olandan daha gerçek bir güzellik anlayışı olamaz mı? Yaşanmışlık ve yıpranmışlığın korkup kaçılacak bir şey değil, aksine doğanın akışındaki ritmin ve kurgunun gerekliliği olduğunu kabul etsek neler değişir?

Hayatın geçiciliği içinde, hiçbir şey kalıcı olamazken, bu geçişi kabul etmek, sevmek ve beğenmek tüm hayatımıza yayılacak bir rahatlamanın kapısı olabilir mi?

Herkesin varlık gösterme ve üstün gelme peşinde koştuğu şu dünyada, “ben sizin oyununuzu oynamıyorum” deyip kenara çekilen ve kendi yolunda yürüyen kişiler olmak mümkün. Hissettiğimiz eksikliğe odaklanıp onu dışarıdan eşyalar ve kişilerle doldurmak yerine, sahip olduklarımıza odaklandığımızda iç huzurumuz da artıyor. Neyi algılarsak onu aktarıyoruz. Neye odaklanırsak onu yaşıyoruz.

Var olanın kıymetini bildiğimiz ve olanla tatmin olmaya başladığımız zaman yoksunluk hissi ortadan kalkıyor ve zenginleşmeye başlıyoruz. Kusurdan memnun olabilen, azla yetinebilen bir insanla hayat pek başa çıkamıyor. “Az çoktur.” felsefesinin derinliği sanırım tam da buradan geliyor.

Wabi Sabi bizi bunları sormaya yüreklendirirken, gözüm birkaç saniyeliğine aynaya takılıyor ve kaşlarımın arasında belirginleşmiş iki derin çizgiyi fark ediyorum.

Yazarken hoşuma giden şu satırlar bitince; içimden “acaba” diyorum, “kusurları sevmek gerçekten mümkün mü?”

 

Yorum Yap

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir