Seviyorum, öyleyse varım

Fragmanını izlediğimden beri vizyona girmesini sabırsızlıkla bekliyorum. Bu yüzden ne bileti alırken on sekiz yaş sınırı ile karşılaşmak, ne de salondaki tek seyirci olmak filme duyduğum merak ve ilgiyi kaybettirmiyor. Biliyorum içinde yaşadığım coğrafyanın kaçınılmaz bir sonucu bu. Kendi kendimize koyduğumuz kurallarla daha karmaşık hale getirmiyor muyuz yaşamımızı? Sahi kim karar veriyor hangi filmi kaç yaşındakilerin izleyebileceğine? Akıl yaşına göre mi yoksa ruhun olgunluğuna göre mi yapılıyor acaba bu sınıflandırma? İkisi birbirinden çoğu zaman faklı çıkıyor da…

“Zoe.” Yapay zeka ile olan ilişkimizi ve düşünüp düşünüp içinden bir türlü çıkamadığım kimlik kavramını bana uzun uzun yeniden sorgulatan bir film. Henüz insan insana iletişim kurmayı, birbirimize empati yapabilmeyi, tolerans göstermeyi tam olarak kavrayamamışken, insan ve yapay zeka arasında kurulacak bir ilişkiye, birlikte çalışmaya, arkadaş olmaya, hayatı kendimiz gibi olmayanlarla paylaşmaya ne kadar hazırız acaba?

Her şeyin üzerinde hakimiyet kurduğumuza bu kadar emin olduğumuz bir dönemde, aynı zamanda “insan” olarak varoluşumuzun en basit, en temel fonksiyonlarını da yavaştan yitiriyor olmamız büyük bir çelişki değil mi? Artık çoğu zaman doğal yollarla hamile kalamadığımız, normal yöntemlerle giderek daha az doğum yapabildiğimiz, dış yardım almadan yürümeyi, konuşmayı zar zor öğrendiğimiz gibi, kendi doğamızda sevemiyor ve diğerleriyle bağlantı da kuramıyoruz oysa. O yüzden gözümüz, yüreğimiz sürekli küçücük soğuk mavi ekranlarda. Hipnotize olmuşçasına beklediğimiz, “çevrimiçi” yazısını görünce sevinip, bize yazdığını veya paylaşımımızı beğendiğini görünce havalara uçtuğumuz ve aslında gerçekliği göreceli ilişkilerde arıyor, bulduğumuzu sanıyoruz aşkı… Hikayemize kaç dakikada baktığı ile karşılıyoruz zihnimizin iflah olmaz dopamin açlığını. Algoritmalar bizi bizden daha iyi tanıdığı için onlardan öğreniyoruz bize uygun olan ya da tanıyor olabileceğimiz kişileri.

“Bir kahve içelim mi?” diye sormak sadece dört kelime ile bağlantı kurmamıza yetecekken aramıza bulutun sonsuzluğunda kaybolan onlarca ifadesi sarı, hatta ne ifade ettiği de tam belli olmayan ya da anlamı göreceli suratlar koyuyoruz. Aramızdaki mesafeyi en çok kendimiz açıyor, sonra bize benzemeyen herkesi takibimizin ve ilgimizin dışında bırakıyoruz. Zora gelmekten, karşı çıkılmaktan, zıt fikirleri duymaktan haz etmiyoruz. Biri olur da işimize gelmeyen bir yorumda bulunursa tek tuşla onu listemizden çıkartıveriyor böylece yaşamımızdan da siliverdiğimizi düşünüyoruz.

Çünkü bunlarla baş edebilmek için kendimizi geliştirmemiz gerektiğini biliyor ama ne denli geliştirirsek geliştirelim asla o büyülü fotoğraflarda gördüğümüz gibi güzel, yakışıklı, başarılı veya mükemmel olamayacağımızdan korkuyoruz. Yetememek, beğenilmemek ve o “takip dışında” kalan gruptan olmak istemiyoruz. Çünkü “ait olmak” üstünde pek durmasak da en büyük ihtiyacımız. Gerçekten ait olmak, bir arada olmak istediğimiz şeyler için savaş veriyor muyuz peki? Orası muamma!

Biliyor musunuz, iki insan arasındaki bağlantı milisaniyelik anlarda saklı aslında. Ufacık kaçamak bir bakışta, karşıdan karşıya geçerken biri kolumuza dokunup bizi tutuverdiğinde, içten bir kahkahayı paylaştığımızda, aynı tabaktan yediğimiz bir yemekte, bazen yağmur damlalarını avucumuzda hissettiğimizde ya da sevinçten ağladığımızda, el ele verip tüm farklılıklarımızla ortaya yepyeni, ikimizden de daha güzel, daha güçlü bir şey çıkarttığımızda, bize benzemeyeni dışlamak yerine onu da aramıza dahil ettiğimizde, hadi otur anlat bakalım deyip elimizi omzuna attığımızda, cevap vermek için değil anlamak için dinlediğimizde, zihnimizle tanıyıp hislerimizle benimsediğimizde.

İşte o zaman gönülden gönüle, beyinden beyine, tenden tene görünmeyen köprüler inşa ediyoruz. İnsanlık olarak belki de en özel, en büyük yeteneğimiz bu değil mi? Hissedebiliyoruz, sevebiliyoruz. Sevdiğimiz kadar da var olabiliyoruz.

 

Yorum Yap

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir