Tutkunun Yazarı: Ayşe Kulin

Kale Kategori

İlham Veren Topuklar’ın ilk yazısını, bu bölümü hayata geçirmemizde bize destek olan Kale Grubu’nun 60. yılı sebebiyle, geçtiğimiz aylarda Türkiye’de iz bırakan bir sergiyle andığı Cumhuriyet döneminin ilk kadın seramik sanatçısı Füreya Koral’a ayırmıştık.

Füreya’nın adının günümüz insanına, en çok da genç kadınlara duyurulmasında büyük rol oynayan çağdaş Türk edebiyatının en değerli kalemlerinden Ayşe Kulin, o zamandan beri bu bölümde konuk etmek istediğimiz bir isimdi…

Kulin’le bir araya gelmek için harekete geçtiğimizde kendi evinde, kendi elinden kahve içeceğimiz aklımıza bile gelmemişti. Ne mutlu bize ki kendisiyle sıcacık bir sohbet imkanı yakaladık. Sohbetimizin samimiyetini buraya taşımamıza yardımcı olan sevgili Ferhan Saral’a fotoğraflar için çok teşekkür ederiz.

Ayşe Hanım, kitaplarınıza konuk ettiğiniz kadınların sıradışı hikâyeleri var kuşkusuz, ancak sizin kendi hayat hikayeniz başlı başına ilham veriyor aslında… O dönemde zor sayılabilecek olaylar yaşadınız, genç yaşta evlenip boşandınız ve fakat hiç üretmekten vazgeçmediniz. Biraz kendi hikâyenizden bahsedebilir misiniz?
Evet, ben boşandıktan sonra üretmeye başladım. Boşanmak bana çok iyi geldi. Hiç boşanmaya niyetim yoktu aslında… İnsan boşanmak için evlenmiyor zaten, ancak bir iyilik yaptı bana eşim ve beni aldattı. Öyle olunca da hiç tereddütsüz, öğrendiğim gün “Bu evlilik bitti” dedim ve boşandım. Bunu iftiharla söylemiyorum çünkü kolay bir şey değil. Daha sabırlı, daha hoşgörülü bir kadın olabilirdim belki… Ama bu bir yapı meselesi… Benim için dürüstlük, hele ki böyle yakın bir ilişkide, çok önemliydi. Bu yüzden aldatıldığımı öğrendiğim gün evliliğim bitti. Hakikaten hakkımda çok hayırlı olmuş. Yoksa ben yine 4 çocuğunu büyüten, ufak tefek yazılar yazan, çeviriler yapan bir kadın olarak hayata devam edecektim. Üstelik çok talepkâr bir eşim vardı. O gelince evde olayım isterdi, midesine düşkündü, her akşam üç ayrı çeşit yemek isterdi sofrada, ayrıca sık seyahat etmek, gezmek isterdi, değil kendime vakit ayırabilmek, onun taleplerine zor yetişiyordum.

O dönemde, hele de iki çocukla boşanmak kolay olmasa gerek?
Değildi. Tüm ailem üzüldü, çocuklar üzüldü, boşanma herkes için üzücü bir şey. Ancak bir sene içerisinde bunların üstesinden gelindi, her zaman geliniyor. Bu süreçte benim önümde geniş bir ufuk açıldı, boşanmama sebep olandan Allah razı olsun diyorum! Hayal etmediğim ufuklara uçtum.

Yazmaya evlendikten sonra mı başladınız?
Yazmaya yazıyı söktüğüm gün başladım. İnsan kendi yeteneğiyle doğuyor, benim ki de yazma yeteneği imiş. Bir insanın elinden, marangozluk, dikiş ya da iyi yemek yapmak gelmesi gibi, müzik, resim, yazı da yetenekle ilgili. Üç edebiyat fakültesini arka arkaya bitirip, bir roman üretemeyebilirsiniz. Yazabilmek bir Allah vergisi… İlkokulda, ortaokul ve lisede okul dergilerine yazardım. Yatılı okul yıllarımda yakın arkadaş grubumla odamda toplanırdık, tefrika roman gibi her gün yazdığım bir romanım vardı, onu okurdum arkadaşlarıma. Dolayısıyla özellikle okul arkadaşlarım ve yakın çevrem benden yazar olmamı bekledi. Çok büyük bir rötarla da olsa, sonunda yazar olmayı başardım, neyse ki!

O rötara biz de değinmek istiyoruz, siz üniversiteye evlenince başlamışsınız…
Evet, evlenir evlenmez kocamla birlikte her ikimiz de yüksek tahsil için İngiltere’ye gittik. O yıllarda doğum kontrol hapı henüz yaygın kullanılmıyordu, o yıl içinde doğan ilk oğlumla üniversiteye devamı başardım ancak hemen ardından ikinci çocuk da doğduktan sonra devam edemedim. O sırada İngiltere’de yaşıyorduk ve Türkiye’deki gibi yardımcılar da, çocuklara bakacak büyükanneler de yoktu etrafımızda. Üniversiteyi bırakmak zorunda kaldım… Sonuç, elimde diploma yerine iki minik bebek ve çocuk bezleriyle yurda dönüş! Eh, en azından eli boş dönmemişim, genç anne olmanın ve on bir ay farkla doğan iki bebek büyütmenin de ayrı bir keyfi vardı.

Üniversiteyi bırakmanız yazarlık sürecinizi etkiledi mi?
İçimde hep üniversiteyi bitirememenin ukdesiyle yaşadım aslında. Ben erken evlenmiştim. Hayattan ne istediğiniz, ne beklediğiniz, nasıl bir insanla mutlu olacağınız henüz o yaşlarda bilinemiyor. Şimdi kızlara 27’den önce, erkeklere de 30’dan önce evlenmemelerini öneriyorum. Önce kendinizi tanımak zorundasınız.

Yazmaya başladıktan sonrası nasıldı?
Şan olsun diye ürettiğim birçok yazı, şiir ve öykülerim vardı ancak lisede kızlara okuyup eğlenmek için yazdığım tefrikanın dışında roman denememiştim. İlk roman denemem, ödüllerimden sonra girdiğim Remzi Kitabevi’nde ADI: AYLİN’le oldu! Bir daha da hiç durmadım. Yıllarca bir yayıncı tarafından keşfedilmeyi bekledikten sonra, nihayet bir kapıdan içeri sızınca, ara vermeden yazmak zorundaydım. Sürekli reddedilmek hoş bir duygu değildi çünkü.

Ama siz vazgeçmediniz…
Birkaç kere deneyip de olmadığında hevesiniz kırılıyor elbette. Evliyken durum buydu, “Ah canım, bir de yazar olayım demiş!” gibisinden bir yaklaşımdı. Boşanıp çalışma hayatına atılınca, ki bu sefer de 30’larımın ortasında genç bir kadındım, “Önce dosyanıza göz atayım, sonra birer kadeh şarap içerken üstüne konuşuruz” türü yaklaşımlar oldu.. Anladım ki bana şans vermeyecekler. Reklam filmleri çeken bir yönetmenin (Tunca Yönder) sahne yapımcısı olarak çalışmaya başladım ama dergi ve gazetelere de sürekli yazı yazıyordum. Bu çılgın tempoda çalışırken şansım dönmüş olmalı, ilk basılan hikayelerimle üst üste ödüller (Haldun Taner ve Sait Faik öykü ödüllerini) aldım ve böylece çok saygın bir yayınevi olan Remzi Kitabevi’ne kabul edildim. İlk romanım ADI: AYLİN’i onlar bastı ve Aylin raflara konduğu gün patladı. Bir biyografi olan kitabın neden bu kadar çok tuttuğunu bugün dahi bilmesem de, beni geniş kitlelere tanıtan kitaptır.

Belki çok sıradışı bir karakter olduğu için tutuldu bu kadar?
O dönemde uzun zamandır hep köy romanları ile sol içerikli siyasi görüş romanları yazılmıştı. Aylin ideoloji içermeyen, bir şehirli kadın, hatta dünyaya açılmış bir kadın tiplemesi olduğu için belki, değişik geldi ve çok tutuldu. Tüm kitaplarıma baktığımda, kusura bakmayın ama aralarında en beğendiğim Aylin değildir. Mesela FÜREYA çok daha iyi bir biyografidir. GİZLİ ANLARIN YOLCUSU, KANADI KIRIK KUŞLAR hatta GECE SESLERİ iyi kurguları olan kitaplardır. Bence başka birinin hayatını yazmakla sıfırdan bir şey yaratmak arasında fark var. İyi bir roman aslında sağlam bir kurgu eser olmalıdır.

Aylin ve Füreya’nın biyografisini yazan kadın olarak, ikisinde ayrı ayrı en çok etkilendiğiniz şey neydi?
Aylin’in cesaretinden etkilendim. O cesareti ben kendi hayatımda hiçbir zaman gösteremezdim. Onun cesaretine sahip olmayı da pek istemem çünkü Aylin mutluluklarını değişken ruh hali ve bu aşırı cesareti yüzünden yıktı bence. Mesela üçüncü eşi ile çok mutlu bir evliliği vardı ama aynı düzeni sürdürmekten sıkıldı. Değişiklik istediği için huzursuzdu. Kendi huzuru yakalayamamış da olsa, hastalarına çözümler getiren, etrafına ışık saçan, kısa ama hayırlı ve ilginç bir ömrü olduğunu düşünüyorum. Ben de Aylin’in yaşadığı yıllarda yaşadım ama Füreya beni içinde yaşadığı dönemlerden dolayı daha çok etkiledi.
Füreya, Osmanlı’nın çöküşüne şahit olmuş bir insan ki aynı anda diğer Avrupa imparatorlukları da çökmekteydi. Rusya, Avusturya ve Macaristan İmparatorlukları çöküyor, Kraliyetler bitiyor, yani bir devir kapanıyor, dünya değişiyor ve Füreya tam da bu tarihin ortasında duruyor. Üstelik Cumhuriyet’in kuruluşuna da çok yakından tanık olmuş. Osmanlı döneminde, bir asilzade yaşamı içerisinde, bir eli yağda bir eli baldayken, uşaklar, köşkler, faytonlar…şaşaalı bir hayat… derken 40’ından sonra çok yorucu bir çalışma hayatı, doksanlı yaşlarında ise bohem, kendi halinde hatta dar gelirli bir solcu olarak hayata veda ediş! Yaşamın tüm renklerini, inişleri ve çıkışlarını ve dramını bir ömre sığdırmış.

Aylin’le nasıl bir bağ kuruyorsunuz?
Aylin tıp okumaya 26’sından sonra karar vermişti. Geç başlayan ama yolunda kararlı kadınlar olarak her ikisiyle de bir yerde özdeşleşiyor olabilirim. Füreya seramiğe kırkından sonra başladı. Aylin’i yazdığımda ben de 50 yaşımı geçmiştim. Geç kalmak önemli değil, hayat uzunsa, size başarıyı tatma imkanını da verebiliyor. Yeter ki sebat edin.

Anne olduktan sonra kadınlar hem ilişkilerini, hem kendilerini; hayatlarını sorgulama dönemine geçiyorlar. Siz ise dört çocuk sahibi olduktan sonra daha çok üretmeye başlayan bir kadınsınız. Bu röportajı okuyan kadınlara, hayatta sıkışmış hisseden, katılamayan üretemeyen ama bir şey yapmak isteyen kadınlara ne önerirsiniz?
Şimdi bir kere şunu görelim; çoluk çocuk sahibi olmak üretime mani değil. Çünkü çocuklar zaten belli bir yaştan sonra elinizden çıkıyor, size kendinize ait bir zaman bırakarak okula gidiyorlar. Üretmek için sizin 24 saate de ihtiyacınız yok. Her ne yapıyorsanız, illa resim, müzik ve yazı da değil, elinizden hangi iş geliyorsa, yemek yapmaktan tutun dikiş dikmeye kadar, onu mutlaka yapmalısınız. Severek yaptığınız işin para getirmesi de gerekmiyor, yeter ki size keyif versin! Ama bir de para kazandırabiliyorsa, kadınlar bu sayede daha özgüvenli oluyorlar, çevrelerinde saygınlık kazanıyorlar. Ayrıca bir işin üstesinden gelebilmek, ruha çok iyi gelen bir şey. Yalnız tabii toplum bu imkânı kadınlara verebiliyor mu, onları yeteneklerini geliştirsinler, güçlü kişiler olsunlar diye önlerini açıyor, ellerinden tutuyor mu? İşin bir de o yönü var…Benim biyografilerini yazdığım Aylin, Füreya ve Türkan Saylan, bu üç muhteşem kadın bu bakımdan şanslıydılar çünkü eğitimin ve sanatın önemini kavramış ailelere doğmuşlardı.

Üretkenlik daima ruha iyi geliyor…
Bir şey üretmeyi kafaya koyan kadın sebat etmeli. Ben yazar olmak için 20 küsur sene bekledikten sonra, Aylin’le ünlenince elime geçen bu fırsatı iyi kullanmak, unutulmamak istedim ve hemen ardından zor bir roman olan SEVDALİNKA’yı yazmaya soyundum. SEVDALİNKA, Bosna’daki iç savaşı anlatıyordu. Çocukluğunu, gençliğini bildiğim yakınım Aylin’in hayatı kadar kolay akmadı, bu roman. Altı ay boyunca Bosna ve ayrıca o savaş üzerine kitap okumak, doküman araştırmak, bu memleketi çok iyi tanımak zorunda kaldım. İki kere de Bosna’ya gittim.

SEVDALİNKA süreci nasıl ilerledi?
Ben aslında savaşı yazmak üzere yola çıkmamıştım. Boşnak asıllıyım ya, ailemin Bosna’dan nasıl göçtüğünü araştırırken savaşın belgelerini buldum. Çok canımı yaktı o savaşta yaşananlar, Müslümanlara yapılan eziyetler… Bunları okudukça duyduğum acıyı kendi okurumla paylaşmak istedim. SEVDALİNKA o savaşa olan isyanımın çığlığıdır. Biliyor musunuz aslında her romanın yazılması için ayrı bir sebebim vardı, kimi zaman sebebi ben aradım, kimi zaman sebep geldi beni buldu. Öyle böyle, 30 kitapla bugünlere geldim. Yazarlık serüvenimi de HAYAL adlı kitabımda anlatıyorum.

Kitaplarımı yazarken de çok şey öğrendim ben. Örneğin KARDELENLER’i yazarken yurdumun doğu bölgelerine gittim birkaç sefer. Özellikle o bölgenin kadınlarının hayatına şahit olmak bana çok şey öğretti. Kadınlar Kuzey Doğu’da taş duvarlı evlerinin içine kapanmışlar, küçücük pencereleri var, soğuktan korunmak için, içeri ışık bile girmiyor ve bütün hayatları o pencereden gördükleri dünya, bir de eğer tarlaları varsa oraya gidip, çapa yapıp dönüyorlar. Güney Doğu’da ise, evler kuş yuvası gibi çer çöpten yapılmış ama hayat aynı… Çok çocuk doğuruyorlar. Bir rahimden kaç tane sağlıklı çocuk çıkar? Özürlü bir evlat geldi miydi, kumalar geliyor üzerlerine. Her ne kadar bu fikre alışık olursanız olun, erkeğinizi paylaşmak kolay değil. Evler küçücük, sesler duyuluyor. Çok acıları olan kadınlar onlar. Kendilerine ait hayatları olmayan ama acıları bol olan kadınlar.

Kardelenler projesi bu hikâyelerden ortaya çıktı, değil mi?
Kardelenler projesi bana teklif edildiğinde ilk başta “Ismarlama iş yapmam” diyerek geri çevirmiştim. Israr üzerine, bursla İstanbul’a getirilmiş 25 kız çocuğu ile görüştüm. Onları tanıdıktan sonra, onlara umut taşıyacak, yeni sponsorlar kazandırabilecek bu kitabı yazmamazlık edemezdim. Kızlar kaderlerini yenmeye, okumaya ve meslek sahibi olmaya öylesine kararlıydılar ki… onlara yardımcı olmak boynumun borcu oldu.

Kardelenler ismini siz verdiniz…
Evet. Oğlan çocuk yine iyi kötü askere gittiğinde okuma yazma öğreniyor ama kız çocuk annesinin kaderine mahkum, her şeyden mahrum büyüyor. Bu çocuklar analarının kaderini yaşamamak için, her türlü fedakarlığa razıydılar. Okulun olduğu köye gitmek için, sabah karanlığında yola düşüp akşam karanlığında dönüyorlardı karla çamurla boğuşarak… O yüzden adlarını kardelen koydum. Çünkü kardelen kışın açan, çok narin bir çiçektir. Güneşe ulaşmak için toprağı deler, karı deler. O kızlar donmayı göze alarak okula gitmekte ısrar ediyorlardı çünkü hayatları değişecekti. Kar, tipi ya da toz, çamur, ışığa yürür gibi sebatla gidiyorlardı okullarına. Kardelen adını hak ettiler onlar!

Çok umut verici hikayeler çıktı oradan!
Evet! Geçtiğimiz Nisan ayında bir edebiyat festivali için Şangay’a gittim, orada hayatımın sürprizini yaşadım. Konsoloslukta sokakta yalnız başıma dolaşmamamı önerdiler. Bana yardımcı olmak için bir genç yolladılar otelime. Ali, yüksek lisans öğrencisi çok hoş bir gençti, part-time olarak Versace’de yaratıcı bölümde çalışıyormuş. Bana etrafı gezdirirken sohbet ediyorduk, bir ara KARDELENLER’i benim yazdığımı öğrenince çok heyecanlandı. Meğer o da bir nevi Kardelen’miş! Benim KARDELENLER’i yazdığım yıl, o da TED bursundan yararlanarak okumuş. Ailesi mevsimsel pamuk işçisi olarak çalışıyormuş, ilkokul öğretmeni onu da burs sınava sokmuş. Sonuç, taa Şangay’da hem çalışıp hem yüksek lisans yapan, başarılı bir dünya insanı! Bana hikayelerini yazdığım kızların fotoğraflarını çıkarıp gösterdi, hepsi arkadaşlarıydı onun. Gördüm ki, o kızların her biri ülke için birer artı değer… öğretmen, doktor, ebe, avukat olmuşlar. Gözümden yaşlar aktı. Çocuklarımıza çağdaş eğitimi verebilirsek, gidemeyecekleri yer, açamayacakları kapı yok. Dünyanın öbür ucunda bile ben bir Kardelen buldum ya, bir kere daha ikna oldum çağdaş eğitimin hikmetine!

Muhteşem Ali ile Çin mahallesinde…A post shared by Ayşe Kulin (@benaysekulin) on

Yetmedi, Şanghay’da biriyle daha tanıştım, ismi Halil’di. O da bir Almam mimarlık şirketinde çalışıyordu. Almanya’da büyüdüğünü düşündüm elbette ama İzmir Endüstri Meslek Lisesi mezunuymuş. Nereden nereye, mütevazi ailelerden gelmiş iki pırıl pırıl Türk genci! Biz burada yırtınıyoruz ya çocuklarımızı en iyi okullarda ya da yurt dışında okutmak için, oysa sıradan okullarda da aklı ve azmi olanlar başarabiliyor, yeter ki eğitim zamanın ihtiyacını karşılayan eğitim olsun!

Peki bizim eğitim sistemimiz hakkında ne düşünüyorsunuz?
Eğitim sistemi konusunda hem çok şanslı, hem de çok şanssız bir milletiz, çünkü Allah bize önder olarak dünyaya pek ender gelen dâhilerden birini nasip etti. Bu Önder hem bizi işgalden ve parçalanmaktan kurtardı hem de beşte dördünü kaybettiğimiz toprakların üzerinde %90’ı cahil olan halkı eğitti. Önce öğretmen okullarını açtı çocukları yetiştirmek için. Sonra lise sona kadar bedava eğitimde kız, erkek, zengin yoksul ayırmaksızın tüm çocukları aynı müfredatla eğiterek eşitledi. Yetmedi, üniversiteye de el attı. 50 yıldan beri aynı derslerin okutulduğu Darülfünun’u değiştirip; sorgulayan, yeni fikirler, buluşlar üreten İstanbul Üniversitesi’ne dönüştürdü. Atatürk ayrıca Hitler zamanında kürsülerden kovulan Alman profesörleri ülkesine davet ederek bilimde bir Rönesans yarattı. Ne mutlu bize ki, Ata’mızın sayesinde Ali’leri, Halil’leri ve kızlarımızı hem kendi ülkemizin hayrına hem de dünya insanları olarak yetiştirebiliyoruz. Ama hepimiz Ata’mızın kıymetini biliyor muyuz? Ne yazık ki hayır!

Çağ demişken, dijital çağla aranız nasıl? İnternette en aktif görünen yazarlardan birisiniz.
Bana hiç sormayın, pek beceremiyorum! Yasemin (Yenisey) bana yardımcı oluyor sağ olsun.

Peki ülkede son yıllarda yükselen toplumsal cinsiyet konulu çalışmaları nasıl değerlendiriyorsunuz?
Yapılan çalışmalar umut verici ancak karşı akım da çok kuvvetli geliyor. Keşke karşı akım da Peygamberimizin hayatını örnek alabilseydi. Peygamberimizin ilk eşi Hatice Anamız bir tüccardı, demek ki bir iş kadınıydı. Diğer eşi Zeynep, yemeni yani ayakkabı üretirdi. En genç karısı Ayşe Anamız, deve üstünde iki savaş yönetti. Peygamber eşlerinin hayatları böyleyken, şimdiki Müslümanlar kadınları neden eve kapatıp sosyal hayatın dışında tutarlar, anlamakta zorlanıyorum.

Kadınların kendilerine bakışı nasıl Türkiye’de sizce?
Biz uzun yıllardır kadınımızı ve hatta Anadolu’daki insanımızı eğitimsiz bıraktık. Nasıl ki siyah beyaza galebe çalar, cehalet de son yıllarda aydınlığa galebe çalmaya başladı. Hurafelerin esiri olacağımıza, en azından eğitim alanındaki ters gelişmeyi takip etmeli, mücadelesini vermeliydik. Kadınları çok yalnız bıraktığımızı düşünüyorum. Dilerim son yıllarda yaşananlar, bize bir uyarı olsun! Derin uykumuzdan uyanıp, silkinmenin, harekete geçmenin, bu coğrafyadaki her kadını hak ettiği yere ve güce taşımanın zamanı çoktan geldi.

Artık bilgi çağındayız neyse ki, bilgiye ulaşmak daha kolay…
Biz bir ara dönemden geçiyoruz. Bilgiye ulaşmak isteyen, iyi kötü okuma yazması olduğu sürece kendine bir haksızlık yapılmakta olduğunu eninde sonunda fark edecektir. Herkesin elinde bir telefon olduğuna göre, bilgiye ve doğruya ulaşmak eskiye göre şimdi daha kolay..

Bu seneki Dijital Topuklar’da konumuz ‘tutku’ olacak. Sizin için tutku ne demek?
Tutku size sözünü ettiğim Ali’nin, Halil’in hikayesidir. Kardelen kızların yaşadığıdır, tutku! Her insanda var o tutku ama ortam elvermeyince ortaya çıkaramıyor. Şimdi dijital çağda, geride bırakılmak istenen kızlar, kadınlar da yakında bir gün neden pek çok şeyden mahrum bırakıldıklarını sorgulamaya başlayacaklar. Hayata karşı besledikleri tutku sayesinde silkinip, ışığa yürümeyi deneyecekler.

Ayşe Kulin’e bize vakit ayırdığı için ne kadar teşekkür etsek az… Bilgeliği ve tutkusuyla tüm kadınlara ışık olmaya devam etmesi dileğiyle…

Fotoğraflar: Ferhan Saral

 

Kale Kategori

Yorum Yap

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir