Rollerin kardeşliği

İçimizde çocukluktan kalma bir sevinç… Çocuksuz, kimseyi koruyup gözetme kaygısı olmadan geçirilen koskoca 1 tam günün yarattığı rahatlık… Sırtımızda sırt çantasından başka yükün olmadığı üniversite günlerine dair tarifsiz bir özlem… İş hayatının suratımıza oturttuğu olgunluğu 1 günlüğüne bir kenara atmışız, ‘ORFF’ eğitiminden çıkıyoruz arkadaşımla. Ders sırasında eğitmenin yaptığı bir şakaya hala katıla katıla gülerken, bir yandan da önümüzden geçen dolmuşa el edip deliler gibi koşturuyoruz.

Her şey çok güzel giderken kötülüğü çağıran baykuş misalidir annelik vicdanı. Ama hayır, bu seferki evladını tüm gün evde bırakmış olmanın suçluluğu değil, ona uzunca bir süredir aşina gibiyim, hatta aşmış gibiyim. Bu seferki, çocuksuz bu halin içinde uzun zamandır olmadığım kadar mutlu olmanın suçluluğu. “Çocuklu hayat mı çocuksuz hayat mı daha iyi?” sorusuna verilebilecek yanıtların terazinin her iki kefesine de çok ağır gelmesi bunun nedeni.

Bu sorunun yanıtı herkes için farklıdır şüphesiz. Ancak ortalama 7 ayın sonunda benim bu soruya verebilecek iyi bir yanıtım var artık. Hiçbirini seçmek zorunda değilim güzel kardeşim. Annelik benim 4.5 yıl önce üzerime aldığım rollerden sadece biri ve evet zorlanıyorum, üzülüyorum, küsüyorum, umutsuzluğa düşüyorum, yoruluyorum, çok seviyorum, gururlanıyorum, hayaller kuruyorum, kahkahaya boğuluyorum. Ancak bütün duygularıma adil biçimde sahip çıkmaya gayret ediyorum.

Çocukluğumun büyük kısmını insanları ama en fazla kendimi gözlemlemeyle geçirdiğim için kendimi iyi tanırım. Zorlanırım ama bir koltuğa birden fazla karpuz sığdırmadan da duramam. O yüzden anneliğin sunduğu tüm güzel duygulara binlerce kez minnettar olsam da benim için mutluluğun tek anahtarı olmadığını biliyorum. Ama artık bunun için suçluluk duymuyorum. Öyle inanıyorum ve yaşıyorum ki insan hem anneliği hem de sosyalliği ve başarılı olmayı sevebilir. Hepsinden aynı anda keyif almak beni daha kötü bir anne yapmaz. Ancak bunu söylerken hayattaki en önemli vazifesi annelik olan, üstlendiği vazifenin getirilerinden keyif duyan kadınları küçümsemek niyetinde değilim. Doğuştan anaç olan, henüz minicik çocukken birilerine bakım vermekten zevk alan kadınlar var çünkü hayatta. O yüzden hayatın ona sunduğu bu rolü gönüllü biçimde kabul etmiş ve kendini annelikte bulduğunu söyleyen o kadına saygı duyuyorum.

Derdim kadının anne olduktan sonra hayatta çocuğundan başka uğraşının olmaması, ilgisinin bölünmemesi gerektiğine dair genel kabullerle, ve kadının da bu yargıyı sorgulamaksızın kabullenmesiyle. Hele ki kadın ağzından özlemini duyduğu şeylerle ilgili bir şey kaçırmaya görsün, aportta bekleyenler suçlu hissettirmek için hemen harekete geçer.

Çocuğuyla ilgili olarak danışmaya gelen annelerin çoğunun hayata dair genel memnuniyetsizliklerinin altında ne kötü ki anne olduğu günden beri kendisi için hiçbir şey yapmadığı gerçeği yatıyor. Bir kısmı geniş ailesinin ya da eşinin kendisine dayattığı yargıların kurbanı; ancak önemli bir kısmı bu yaptığının farkında bile değil. O güne kadar otomatik pilotta, ne yaptığının farkında olmaksızın yaşamış kimseler. Bununla birlikte ve belki de bundan kaynaklanan nedenlerle çocuğuna, eşine, kayınvalidesine verdiği kabul görmeyen tepkilerin altında olasılıkla aynı gerçek yatıyor. Dolayısıyla mutlulukla dolduramadığı kovasından sevdikleri için çıkardığı şeyler bıkkınlık, tükenmişlik, sevgisizlik ve ilgisizlik oluyor.

Benim artık, bulduğu her fırsatta kalbimin bir köşesini bükmeye çalışan suçluluk duygusuna birkaç çift sözüm oluyor: Kendimi tek bir role hapsedecek değilim. Ben kadınım, evladım, anneyim, birilerinin arkadaşıyım, ablayım, çalışanım, ev hanımıyım. Tüm rollerimle dengede kalmaya çalışıyorum. Mükemmel değilim, olmak zorunda da değilim. Ve böyle çok mutluyum. Seni görüyorum, çok iyi tanıyorum, varlığını kabul ediyorum ama fısıldadıklarını kabul etmiyorum. Söyleyeceklerim bu kadar, şimdilik çekilebilirsin.

 

Yorum Yap

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir