Ana Sayfa Blog

Eşiksellik ve Belirsizlikte Asılı Kalma Hali

0

Antropoloji yazınında bir kaç isim var. Keşke herkes bilse okusa dediğim. Zamanı geçmeyen, eskimeyen ve farklı bağlamlarda bile bir açıklama getiren kuramları ile hayatı kavramamı ve kabullenmemi sağlayan isimler bunlar. Victor Turner bunlardan biri. Bu dönem yaşadıklarımızla Turner’ı aklıma düşüren ise eşiksellik ve komünitas kavramları.

Eşiksellik Turner’ın Arnold Van Gennep’ten ödünç alıp geliştirdiği bir kavram aslında. Van Gennep ergenlik/erginlik/inisiasyon/kabul törenlerinin üç aşamasından bahseder. Ayrılma, eşiksellik ve bütünleşme. Turner da bu evrelerin toplumsal yapılarla ilişkisine bakar.

Bir kültürde bir “çocuk” yaşı geldiğinde kutlamalarla “yetişkin” kabul ediliyorsa, bir kadın veya erkek bir seri törenle “evli” statüsü sahibi oluyorsa, “askerliğini yapmayana kız verilmiyorsa”, bir genç ancak üniversite eğitimi sonrasında “meslek sahibi” oluyorsa anlıyoruz ki o kültürde toplumsal statünün değişmesi bir süreçle tanımlanıyor. İşte o süreç eşiksellik olarak adlandırılıyor.

Neden önemli bu eşiksellik? Çünkü bir belirsizlik, bir askıda kalma hali. O kutlamalar sırasında çocuk artık ne çocuk ne yetişkin. O törenler sırasında erkek veya kadın ne evli ne bekar. Üniversite öğrencisi ancak yarı zamanlı “sigortasız” çalıştırılabilecek iş gücü. Askerlikte de, hamilelikte de bir şeyi terk edip bir şeye hazırlanma hali var. Yeni bir statüye, yeni bir konuma, yeni bir bene hazırlanma hali. Öyle “bekleme yapma” halinde geçirilen bir süreç.

Bu eşikselliğin önemli bir özelliği mevcut statülerin terkedilmiş olmasından kaynaklanan bir yoldaşlık halidir. Komünitas. Yani bu süreçte tek ortaklık statüsüzlüktür aslında ama, yapının dışında kalmak yeterlidir. Hamileler, nişanlılar, ergenler, askerlik yapanlar, hac yolculuğu yapanlar hatta seyahate gidenler, vb. hep mevcut statülerini terk etmiş olarak yaşarlar bu süreci.

Değişime doğru gider bu yol. Değişim kaçınılmazdır. İşte eşiksellik bu yüzden hem kaygı hem coşku barındırır. Sonra ne olacağını üç aşağı beş yukarı kestirirsin, örneklerini görmüşsündür, bir şekilde bilirsin de, değişim yolunda ne yaşayacağın özneldir. Ama tanımlıdır ya süreç, bilirsin ki bitecek bu belirsilizlik hali, idare edersin bir şekilde.

Ama ya o belirsizlik hali uzarsa ve sonra ne ve kim olacağını bilmezsen. Eşiksellik uzarsa… Sonra daha da uzarsa…. Bitmeyen bitmeyecekmiş gibi görünen bir geçiş evresinde asılı kalırsa insan…

Ne idiysek onu terk ettik. Süreç ne kadar sürecek bilmiyoruz. Öyle törenli falan bir süreç de değil bu üstelik. Ne olacağımızı ise hiç bilmiyoruz. Ama biliyoruz ki yalnız değiliz. İşte bu yüzden pandemi ile yaşadığımız belirsiz değişim yolculuğunda elimizdeki tek şey birlik ve beraberlik. Sahip çıkabilirsek…

2020’ye Mektup ve Özetler: Sıra Dayağı, Kapitalizmin Sonu, Bireysel Sosyal Sorumluluk

0

Hiçbir yılı bitirdiğimde oturup “ben bu yıl neler fark ettim, neler öğrendim?” diye düşündüğümü hatırlamıyorum. Ki, hayatı pamuk şeker tadında geçmiş birisi de değilim. Bu yıl, senin ardından 2020, düşündüm. Çok zorlandığım bir yıl oldun, şükürlerim isyanlarıma karıştı. Çok patinaj çektim, saplanıp kaldım. Ayağa kalktığımda da dayak yemiş gibi yorgun, bezgin. Ama hakkını yiyemem, büyük bir öğretmendin. Benim bildiğim bazı şeyleri başkalarına, başkalarının bildiği bazı şeyleri bana, hepimizin bildiği ama önemsizleştirdiği şeyleri hepimize, kafamıza vura vura, yetmedi sıra dayağıyla öğrettin. Bizim çocukluğumuzda sınıfta bir çocuk yaramazlık yapsa herkes yerdi dayağı. Seni hep “tüm dünyanın sıra dayağı yediği yıl” olarak hatırlayacağım. Hem de kulağının tam önündeki o cılız saçların çekilmesinin ardından suratına tokat atılmasıyla icra edilen bir sıra dayağı. “Ama ben herkese, tüm canlılara saygılıyım, israf ve ifrat içinde değilim, canı olan hiçbir şeyi ezmiyorum!”  diyene aldırmadın, uslu yaramaz, herkese bastın dayağı. Şiddetle terbiye olmaz evet, ama biz bu dayağı hak etmiştik. Biz bu mavi yuvarlağı “bana dokunmayan yılan bin yaşasın” dünyasına çevirmiştik. “Tüm canlılar, tüm kaynaklar bizim için yaratıldı, o zaman ihtiyaç söyle dursun, hırs ve aç gözlülüğümüz için dibine dek sömürebiliriz” sanmıştık.

Ben öğrenciliğim boyunca hep ders kitabını dip notları ve fotoğraf altlarına kadar okuyan, önemli yerlerin altını çizen, sonra ders notlarıyla birleştirip özet çıkaran çocuk oldum. Ve sınıf arkadaşlarım benim notlarımı alıp sınava çalıştılar. Şimdi, bu büyük ders yılının ardından yine dip notlara ve fotoğraf altlarına kadar inceleyip, neler öğrendik, bir özet yapayım diyorum. Şimdi biz bu dersi bu defa geçemezsek bir daha ve bir daha ve bir daha alacağız ya. O yüzden de notları buraya koyayım, isteyen alsın çalışsın, çoğunluk sınavı geçsin, hayat da daha hafif, daha tatlı derslere geçsin umuduyla.

  • İHTİYAÇ: Aynı renk ama farklı modellerde sekiz pantolon, lacivert giysilerle kullanılsın diye lacivert babet, topuklu, çizme, bot ve spor ayakkabı, lacivert spor çanta, şık çanta. Koskoca bir salon büyüklüğünde bir giyinme odasını dolduracak giysi. Sadece tozunu almaya kalktığında bile hayata küstürecek kadar çok biblo, heykel, vazo, süs eşyası. Sen, bize ihtiyacın anlamını öğrettin 2020! Küçüldük, küçücük kaldık. Bu küçücük halimiz o kadar güzel ki! Hayat kolay yönetilir oldu. “Başkalarının düşünceleri” boyunduruğu, “nasıl görünüyorum” un boş endişesi, evi dolduran eşyalar ve gereklilikleri yakamızdan düştü. Bu hafiflik ve sadelik hali ruhumuza doğru mis kokulu bir meltem üfledi.
  • KAYNAKLAR: Yıllardır deli gibi yastık kılıfından iç çamaşırına, çarşaftan şala her şeyi ütüleyen/ütülenmesini isteyen biriydim. Ah, ne boş bir iş. Zaman ve kaynak israfı. Eski kadınlar “el ütüsü” yaparmış. Kurumuş çamaşırı al, ellerinle bir güzel düzelt ve kaldır. Anneannemin evinde, merdaneli çamaşır makinesinin olduğu zamanlarda, çamaşır gün gelince makinenin başından ayrılmaz, her aşamayı izlerdim. Mumu Teyzem derdi ki “Kızım, çamaşırı iyi yıkayacaksın, iyi yıkayamadıysan iyi asacaksın, iyi asamadıysan iyi ütüleyeceksin”. Ben iyi yıkama ve iyi asma kısmına odaklanıp, -bazı giysiler hariç- ütüyü neredeyse hayatımdan çıkarttım. Zamanım benim, elektrik milletin, kaynaklar insanlığın…

Sürekli evde olduğumdan her bir detay üzerine düşünme fırsatım oldu. Eskiden kullanılan limonların kabuklarını atardım, şimdi bir köşede saklıyor, keke, pastaya, kokteyle rendeliyorum. Eskiden yıkayacak vaktim olmadığı için çoğunlukla attığım pancarın yapraklarından kavurma, kerevizin yapraklarından salata yapıyorum. Sirkemi, likörümü, ekmeğimi, çikolatamı kendim üretiyorum. Evimdeki (elimdeki) kaynakları gördüm, tüketmenin kolay, üretmenin bazen zahmetli ama ruhu yeşerten bir şey olduğunu daha net biliyorum artık.

  • SIFATLAR: İnsanları başarı ya da vasıflarıyla değerlendirmek gibi bir kusurum hiç olmadı çok şükür. Adlarının önündeki sıfatlara da önem vermişliğim yoktur. Ama ve buna rağmen, dışarıda Covid-19 varken, üstüne bir de deprem olmuş, insanlar binalara girmeye, asansöre binmeye korkarken ve yetmedi bir de sağanak yağmur altında ıslanıp ailemin market ihtiyacını kapıma getiren eve servis çalışanına duyduğum minnet, sevgi ve mahcubiyet, seni hiç unutmayacağım. Yaşadığım müddetçe ve her karşılaştığımda, hayatımı kolaylaştıran insanlara sevgi, muhabbet ve nezaket göstermeye, durmadan devam edeceğim. Babam yurtdışında okurken harçlığını çıkarmak için benzin istasyonunda araba yıkarmış. Bize hep, müşterilerin bıraktığı bahşişlerin yaşam kalitesini ne kadar arttırdığını, onun için ne kadar önemli olduğunu anlatır ve her fırsatta kendisine servis yapan kişilere bahşiş bırakırdı. Para bazı hizmetlerin ve fedakarlığın karşılığı olamaz elbette, ama bir nezaket ve takdir işareti olarak çok güzel değil mi?
  • İNSANLAR: Sokağa çıktığım az ve sınırlı zamanda gördüğüm kapanmış dükkanlar, işsiz kalmış mahalle insanı, ıssız sokaklar ve o derin sessizlik beni çok defa ağlattı. Hayatında ne kadar önemli olduğunun farkında olmadığın köşedeki simitçi, bal satan dükkandaki yaşlı amca, sürekli gittiğin restoranda sohbet ettiğin ve beraber güldüğün garson, meyhanede masana gelen, o en sevdiğin şarkıyı çalıp seni ağlatan zurnacı ve darbukacı, oyunlarını nefesin kesilerek izlediğin oyuncu, konserlerde seni hayata bağlayan o müzikleri yapan binlerce müzisyen. Şimdi işleri olmadığını ve evlerine, çocuklarına ekmek götüremediklerini bilmek.

Hayatıma görünmez iplerle bağlı ve hepsi minik, fark edilmez binlerce şekilde yaşamımı güzelleştiren, çeşitlendiren, tatlandıran insanlar. Ben bu yıl, siz iyi olmadan iyi olamayacağımı iliklerime kadar anladım. Bir bütün olduğumuzu ve acı çeken parçalar olduğu sürece daha şanslı kısımların da mutlu olamayacağını çok iyi belledim. Bu sebeple bu yıl, benim için ezelden ebede nefret ettiğim ezici kapitalist sistemin bittiği yıl oldu. Tek başıma ben mi yıkacağım bu düzeni? Hayır elbette, ah keşke ama, hayır. Ben, kendi hayatımdaki kapitalizmi yıkacağım. Elimin uzandığı, gücümün yettiğince onun yıktığını onaracağım! Güliver teorisinin anlattığı gibi, kendi ufak çabalarımı anlamsız ve güçsüz görmeyeceğim. Çünkü biliyorum, bir yerlerde benim gibi, kapitalist sistemi kendi küçük hayatlarında alaşağı edenler var. Çok uzakta olmayan bir gün, binlerce farklı yerinden çekiştiren küçük insanlar o devi devirecekler. 2020, sen “bunu yapabilirsiniz” diye fısıldadın benim kulağıma ve ben duydum, inandım.

Öğrettiklerin, fark ettirdiklerin bunlarla sınırlı değil, hatta yazmakla bitmeyebilir, benim için en önemlilerinden birisini daha anlatıp bitireceğim özetleri. Siz sınava çalışırken kendi notlarınızla birleştirirsiniz nasıl olsa.

  • CANLARIM: Sevdiklerim, ailem, dostlarım… Biz insanlar bir birey olarak ayakta durup yaşamaya devam edebildiğimiz için, bir başına var olabileceğini zannetmiş küçük aptal fanileriz. Bir insan insanları olmadan bir hiçmiş, 2020!

Sarılmadan, öpmeden, el ele tutuşup sırt sıvazlamadan, dertleşmeden, beraber gülüşmeden, sarılıp zıplamadan, yan yana ağlamadan, aynı ufka birkaç çift gözle bakmadan, kadehleri tokuşturup şarkıları birlikte söylemeden bir hiçmiş insan. Etmiş sadece ruhu olmayan. Haşlanmış patates gibi, tuzsuz, yağsız, yiyerek hayatta kalırsın evet, ama yaşar mısın? Onu bilmem.

Eğer biz “kıymet bilmeyi” bu yıl da öğrenmediysek 2020 ne yapsın? En büyük ders, temel öğrenme çıktısı ve kafaya vurula vurula belletilen konu: Sevdiklerinin, insanların, hayvanların, ağacın, çiçeğin, denizin seyrinin, bir yudum kahvenin, paylaşılan kahkahanın, yalnız dökülmeyen gözyaşının, kalabalık eğlencelerin, başkasını yeteneğine tanıklık edip hayran olmanın, gezmenin görmenin…yaşadığın en küçük ve önemsiz anın kıymetini bil. Sen bir başına, bütünün diğer parçaları eksikken, nefes alan bir hiçsin.

İşletmeye giriş dersinde öğrencilerime “Kurumsal sosyal sorumluluk” u şöyle anlatırım: bir kurumun çevreye olumsuz etkisini en aza indirme ve olumlu etkisini en yükseğe çıkarma sorumluluğu. Bu tanımdan ve bu yılın öğrettiklerinden yola çıkarak hepimizin bireysel sosyal sorumluluğumuzun bilincinde, içinde yaşadığımız çevreye olumsuz etkimizi mümkün olduğunca azaltmaya çalışırken, olumlu etkimizi arttırmak için çaba harcamamız gerektiğini hatırlatarak bitiriyorum.

Ne mutlu bu yıldan öğrenene ve ne yazık bir şey öğrenmeden bunca sıkıntıyı boşuna çekene!

Aşağı bakmayacağız

0

Biz bu komutu çok iyi biliyoruz. Biz bu toprakların kadınları olarak bu komutu kimseden almasak bile kendi iç sesimizden duyuyoruz.

Boğaziçi Üniversitesi’nin atanmış rektörü Melih Bulu’yu meşru bulmayan öğrenci ve akademisyenler atandığı ilk günden bu yana Bulu’nun istifası ve rektörün demokratik seçimle atanması için eylem başlattı. Barışçıl yollarla süren eylem süresince Güzel Sanatlar Kulübü tarafından düzenlenen bir sergide Kabe’ye saygısızlık yapıldığı gerekçe gösterilerek odağına LGBTİ öğrencilerin oturtulduğu bir linç kampanyası başlatıldı. Kampüse eyleme giden, slogan dahi atmayan gençlere bir polisin “aşağı bak” komutuna yönelik başlatılan #AşağıBakmayacağız hareketi ise direnişin yeni sembolü olarak sosyal medyada yerini aldı.

“Başını öne eğmek” deyimi utanmayı, mahcup olmayı anlatır. Kadınların varoluşları dahi bir utanç malzemesi olarak sunulur kimileri tarafından. Utanmıyor musun açık giyinmeye, derler. Utanmıyor musun regl olduğunu söylemeye? Utanmıyor musun hamile karnını belli etmeye? Bedeninden, varoluşundan utandırılır kadın, doğduğu ilk günden başlayarak, sistematik olarak ve tarih boyunca.

Bu ülkenin kız çocukları memeleri büyümeye başladığı ilk anda omuzları içe dönük yürümeyi öğrenir, gizlemek için yeni çıkan memelerini. Sokakta yalnız yürürken bir grup erkeğin önünden geçerken kendisine laf atılacağını bilir. 13-14 yaşlarından itibaren deneyimlemiştir bunu çünkü. O sebeple o erkek grubunun önünden geçerken kimsenin gözünün içine bakmaması gerektiğini öğrenir, başını öne eğer muhatap olmamak için türlü çirkinliklerle. Kişiyi yüzünüze bakamaz halde tutmak bir tür tahakküm yöntemidir. “Benden kork, ben senin için bir tehdidim” demenin bir yoludur.

Yaşamının büyük çoğunluğunu Türkiye’de geçirmiş olup da kendisine sokakta hiç laf atılmamış bir kadın var mıdır? Hiç sanmıyorum. İşte tam da bu yüzden kimse değilse bile iç sesi artık “önüne bak” derken kadına, “başını kaldırma, aşağı bak”.

Bugün kadın hareketinin, LGBTİ aktivizminin geldiği noktada kadınlar bunun bir tahakküm yolu olduğunun farkında. Bu iç sesin kendi kendine gelişmediğinin, bunun içimize içimize tarih boyunca ekildiğinin farkında. Tam da bu yüzden artık baş kaldırıyor. Baş kaldırmak, ne kadar anlamlı bir metafor.

Birinin gözünün ta içine bakmak cesaret gerektirir. Bu bir tür meydan okumadır. Utandığın, korktuğun, çekindiğin birinin gözünün içine bakamazsın, başını yere eğersin ya; eğmediğinde “utanacak bir şeyim yok” demiş olursun, “senden korkmuyorum”.

Boğaziçi direnişi bu başkaldırışı bir kez daha hatırlattı hepinize. Başımız dik! Aşağı bakmayacağız!

 

* #AşağıBakmayacağız hareketi başladıktan sonra Türk Polis Teşkilatı sosyal medya hesaplarında ilgili videoyu tekrar dolaşıma sokarak polis memurunun “Aşağı bak” değil “Aşağıdan” dediğini öne sürdü. Öyle dahi olsa polis memurlarının kamu güvenliği için tehlike oluşturmayan, slogan dahi atmayan vatandaşa keyfi şekilde müdahale etmesi ve yolunu değiştirmesini talep etmesi hukuka aykırıdır. İlaveten Polis Teşkilatı’nın yayınladığı videoda da açıkça görüldüğü üzere yapılan müdahale son derece orantısız olup bir güç gösterisine dönüşmüş olduğundan ilgili durum dahilinde “aşağı bak” talimatı zaten sözel olmayan şekilde de dile getirilmiştir.

Photo by Engin Akyurt from Pexels

Dijital Topuklar’da yazılan yazılar, yazarın bakış açısı ve fikirlerini yansıtmakta olup, Dijital Topuklar’ın görüşlerini temsil etmeyebilir.

Asi Kız Yetiştirme Kılavuzu

0

7 yaşında bir kız, bir oğlan, ikiz çocukları olan bir anneyim. Aynı anda iki farklı minik bireyin büyümesine şahit olmak çok büyük mutluluk, ama bir o kadar da zorlu. Çelişki içinde kaldığım, yanlış yapmış olabilir miyim dediğim o kadar çok şey oluyor ki. Aynı şartlarda büyüdükleri halde bir durumu farklı kavrayışları veya farklı tepki verişleri oluyor mesela, burada kişilik farkı, genlere olan yatkınlık gibi bir sürü karmaşık sebep araya giriyor. Sizin parçanız olan, 9 ay boyunca aynı karnı paylaşan, bir dakika farkla doğan, farklı cinste iki farklı birey.

Bu yazımın konusu asi kız, yani kendi kızım 😊 bir sonraki yazım da meraklı çocuk, yani kendi oğlum olsun.

Kızım doğduğundan beri hep daha fazla ilgi isteyen, ikizinden bir şekilde fazla rol çalmayı başaran minikti. Her çocuğun ihtiyacı farklı oluyor, kimi daha sakin kendi halinde, kimi daha hırçın ve gürültücü. Kızım ise tam bir asi ruh. Kendi istediğini yapan, saatlerce ağlasa da bildiğini yapmaktan vazgeçmeyen, daha çocuk yaşında kendi doğrularını savunan bir minik. Yazması kolay, yaşaması ve kimi zaman baş etmesi çok zor. Çünkü çocuklarımızın kişilik sahibi olmasını istiyoruz ebeveyn olarak, ama sadece büyüdüklerinde. Kendi kararlarını verebilmelerini, dertlerini kendilerinin çözebilmesini istiyoruz ama sadece büyüdüklerinde. Heyhat bir kişilik kolay oluşmuyor, onun önüne her set vuruşumuzda o çocuğun kendine has özelliklerini bir bir buduyoruz. Kolay olanı bu zaten, zor olanı ise kuralları önceden koyarak, buna uymasını ama kendisine de rahat alan bırakılmasını sağlamak. Konuşmak, anlatmak, ne kadar çok sevildiği, ne yaparsa yapsın hep çok sevileceğini bıkıp usanmadan söylemek.

Her istediğinde kucağa alınan, her ağladığından sevgiyle sarılan, kurallar koyarak öncesinde bunu ona anlatan ve böylece kendini daha güvende hissetmesini sağlayan ve çoğu kişiye göre çok yumuşak başlı bir anneyim. Kimi yerlerde daha sert tavırlı olmam gerektiği konusunda çokça uyarı alıyorum, bu şekilde giderse sonra önünü alamazmışım, tepeme çıkarmış, kendi bildiğini okurmuş, bla bla… Eeee asi bir kız kolay yetişmiyor.

Asi kız büyüse de kendi doğrularından şaşmasın, şimdi istediği olmadığında nasıl ayaklarını yere vuruyor, kaşlarını çatıyorsa. Büyüdüğünde de herkese veya her şeye rağmen kendi doğrularından vazgeçmesin yalnız kalma pahasına.

Asi kız büyüse de kendi istediği gibi giyinmekten şaşmasın, şimdi kışın ortasında incecik pijama ile dolaşıyorsa evde. Büyüdüğünde de canı istiyorsa çıplak bacakla kış da olsa mini etekle dolaşsın ona şaşkın bakan gözlere rağmen.

Asi kız büyüse de hayalindeki mesleği (Su Balecisi 😊) yapmaktan şaşmasın, şimdi evin ortasında bir o yana bir bu yana dönerek, eller yukarıda ayaklar yanda bale yapıyorsa. Büyüdüğünde de hayali dünyayı dolaşmaksa veya ne bileyim bir arkeolog olmaksa, ‘’Aman kızım, ne işin var oralarda yada bu işte para yok’’ diyen annene bile kulak asma hayallerinin peşinde ol! emi…

Aradığınız Çeviklik (Agility) de Yılmazlık (Resilience) da Evde!

1

Adım FatmaNur. 39 yaşındayım. Pandemiyle birlikte hiç gönüllü olmadığım rolleri üstlenmem, çevik bir adaptasyon sergilemem ve yılmamam gerekti… Biraz epik, biraz lirik tiyatrom evde hala devam ediyor. İddia ediyorum afilli eğitimlerle geliştirilmeye çalışılan, insan kaynakları departmanlarının hangi çalışanların sahip olduğunu bulmaya çalıştığı 21. yüzyılın olmazsa olmaz yetkinlikleri var ya: Agility ve Resilience… Evde… Bizim evde… Aranılan “en iyi uygulama örnekleri (best practices)” bizde. Buyurun anlatayım…

Hikayem nüfusun azınlık gibi görünse de kurumsalda dirsek çürüten kitlenin hatırı sayılır bir çoğunluğuyla benzer…Hayatımın en büyük bölümü sosyal tanımlamalar içerisindeki “başarılı” kavramını dolu dolu doldurarak geçti.

Hep başarılı öğrenciydim. Öyle gelir geçer değil içi dolu dolu başarılı. Meraklı, hevesli, çalışkan, sorumluluk sahibi… Toz pembe bir evde değil çetin ve kötü koşulların olduğu bir ortamda büyüdüm. Bu başka bir hikayenin konusu olur. O koşullara rağmen en zorları dahil hiçbir sınavda kendim dahil kimseye kaygı unsuru olmadım. Girdim. Başardım. Devam ettim. Mezun olur olmaz en kurumsalından ve havalısından 4 şirketten iş teklifi aldım. Hiç pişman olmadığım bir tercih yaparak aynı kurumda 15 yıl çalıştım. Başarılıydım. Yetenek havuzlarına girdim. Tam zamanında terfi ettim.

Bütün bunlar olurken hiç ama hiç zorlanmıyordum. Çünkü mayam böyleydi. Hiçbir zaman motive edilmem ya da desteklenmem gerekmedi… Meraklı, hevesli, çalışkan, sorumluluk sahibi bir çocuktum, öyle de büyüdüm. En sevdiğim şey öğrenmek, çalışmak ve başarmaktı. Okul temposu da iş hayatı temposu da dinamikleri de beni yormadı. Aksine çok seviyordum.

Anne olunca alternatif bir çalışma düzeni kurmak isteyip kurumsaldan ayrıldım. Alternatif düzenimi de kısa sürede kurdum. Tam zamanlı bir bakıcım yoktu ama ev işleri için yarı zamanlı yardım alıyordum. Çok emin olduğum bir şey daha vardı ki her şeyi yapabilirdim ama ev işlerinden zerre hoşlanmıyordum. Yemek yapmayı hiç ama hiç sevemedim. Temizlikten de aynı ölçüde hazzetmiyordum. Geleneksel kadın rollerini hiç benimseyemedim. Benimseyeni eleştirmedim. Benim tercihim bu yöndeydi.

12 Mart tarihinde okulların kapanacağını öğrendim. Sakince 1-2 hafta süreceğini düşünerek gerekli hazırlıklarımı yapıp eve kapandım. Evde çalışmak zorunda olan pek çok ebeveynden farklı bir durumum var ki yaptığım iş, günde 2-3 saat ekranda birilerinin hayatları için önemli ve asla dikkat dağıtılmaması gereken şekilde görüşme yapmak. Bilenler bilir, 3,5 yaşında bir çocuğa sakın ses çıkarma deyip, ondan evin bir köşesinde görüşmeniz boyunca sessiz kalmasını bekleyemezsiniz. Beyninin ön lobu gelişmekte olan, dürtüleriyle hareket eden bir insan yavrusu… Tamam dese de bekleyemiyor. Ailemden kimse ile aynı şehirde değiliz. Arkadaşlarım benzer zorluklarda çalışıyor. Risk var kimseyi eve sokamam. Yapacak bir şey yok, kızımla baş başa evdeyiz. Ve benim yıllarımın ezberi birden bozuluyor: Alıştığım tempoda iş yapamıyorum, çalışamıyorum, ofisle görüşüp zaman ayarlamaları yapmak zorunda kalıyorum. Bu ilk darbem. Hislerime ortak pek çok kız kardeşim olduğuna eminim…

İkinci darbe: Yardımcısızım. 3 öğün yemek hazırlamam, evi insani şartlarda yaşanır halde tutmam gerek. Eşim pandemi sürecinin neredeyse tamamında işe gitti, hala gidiyor. Evde olduğu süre de ayrıca can sıkıcı. Kişisel bir sorun değil. Çalışma odasında o bütün gün çalışırken ben çocuğun ev okulculuğuna katılmasını, evde yemek olmasını ve yaşanabilir hijyenik koşulları sağlamaya çalışırken ciddi bir dayanıklılık/yılmazlık testindeyim. Çünkü içim o çalışma odasında harıl harıl çalışmak istiyor… Ezberim o. Bildiğim, istediğim o.

Akşam kızımla birlikte uyuyakalıyorum. Sabah koşturarak hazırlanmama gerek yok. Hiç bilmediğim bir düzen içerisinde hiç sevmediğim işleri yapmakla test ediliyorum. Sabah kalkıyorum ve kızımla önümüzde ne yapacağımı bilemediğim koca bir gün, ne kadar süreceğini bilemediğim koca bir belirsizlik var… Ve beklenen son bizi çok da bekletmiyor. Eşimin bir akşam eve gelip en iyi niyetiyle  sorduğu “Neler yaptınız bugün?” sorusu üzerine duygusal boşalma yaşayıp alarm düğmeme basılmış gibi bir ağlama krizi geçirdiğimde eve gireli henüz 6 gün olmuştu. Durmadan “Ben bunu böyle sürdüremem – 1 hafta daha dayanamam” dedim. O ağlama beni kendime getirdi… Ciddi bir kriz durumuyla karşı karşıyaydım ve günlerin elimden sabun köpüğü gibi gitmesine asla müsaade edemezdim.

Ne kadar çevik adapte olabildiğime şaşırdım. Abartmıyorum “best practice” diye ödüllendirilmem gerek. Koşullara uyumlandım. Yemeği ne zaman ve nasıl yapmanın daha verimli olduğunu anladım. En ideal temizlik programını keşfettim. Okul saatlerinde gerekli kes-yapıştır malzemeleriyle kızımın tam zamanında ders başına geçmesi için ortam hazırladım (istemezse katılmadı). Bakın bu evde bir yandan çalışıp bir yandan ekşi maya ekmek yapmaya benzemiyor. Eteğimde 105 m2 evde ne yapacağını bilemeyip boyut değiştiren bir 3,5luk çocuk. İçimde “Getirin en karışık raporları analiz edeyim, en olmaz denen projelerin planını hazırlayayım. Alın beni şu mutfaktan…” diye  bas bas bağıran kadın. Geceleri okuyup, araştırıp, yazıp çiziyorum. Yoksa ayakta kalamam. Öz benimi beslemem, entelektüel yanımı doyurmam gerek. Koşullar buysa yapacak bir şey yok. Bedenime daha iyi bakıp daha az uykuyla sağlıklı kalmayı öğreniyorum.

Çok zorlandığım, mutfağı dinamitle havaya uçurmak istediğim çok oldu. Yine de dayandım ve delirmedim. Delirmedik. Yine o yemeği yapıyor ve o kapı kollarını çamaşır suyuyla siliyoruz. Yine eve gelen her şeyi sabun – sirke – karbonat üçlüsünde canından bezdiriyoruz. Çocuğun ruhsal ve zihinsel iyiliğini koruyoruz. Daha sayamadığım üzerimize yapışan nice sorumluluğu yılmaz bir direnç ve en çeviğinden adaptasyonla göğüsledik.

İnanın bunlar; bir online platformun siber güvenlik önlemlerini inceleyip tüm çalışanlara online bağlantı imkanı sağlamaktan, çalışanların pandemi riski içerisinde dayanıklılık göstererek iş performanslarını sürdürmelerinden çok çok öte. Aradığınız çeviklik (agility) de yılmazlık (resilience) da evde.! Benim gibilerin evlerinde… Ofiste, ofise dönüş hazırlıklarında ya da online toplantılarda değil…

Hepiniz sağlıkla kalın…

StepKsenia Chernaya adlı kişinin Pexels‘daki fotoğrafı
Dijital Topuklar’da yazılan yazılar, yazarın bakış açısı ve fikirlerini yansıtmakta olup, Dijital Topuklar’ın görüşlerini temsil etmeyebilir.