Ana Sayfa Blog

Koçluk üzerine…

0

Alanında yıllarca deneyime sahip, yüzlerce kişiye dokunmuş, binlerce saat insanların gözlerinin içine bakarak onları dinlemiş, uluslararası federasyonların ve ulusal birliklerin çatısı altında mesleki yeterlilik ve etik konularında çalışan profesyoneller varken koçluğun ne olduğunu ve ne olmadığını ben anlatamam aslında. Benim anlatabileceğim kendi hikayem. Beni koçlukla buluşturan ve koçluğun bana kazandırdıklarının yanında koçluğa katkı sağlayacağına inandığım konulardan bahsedebilirim sadece.

Antropoloji disiplinin biricik yöntemi etnografi ile tanıştığımda birbirimizi dinlemek ve anlamak üzerine çok güçlü bir aracın var olduğunu da öğrenmiş oldum. Sahada “gerçek” insanları gözlemleyerek ve onları dinleyerek çözümler üretmek yıllarca mimarlık yapmış benim gibi biri için çok yeni değildi belki. Ancak sistematik bir şekilde gözlemlemenin ve dinlemenin tek amacının karşındakini anlamak, onun hayata ve dünyaya bakışını kavramak olması beni çok heyecanlandırmıştı. Uzmanlaştığım alan psikolojik ve bilişsel antropoloji olunca kültür ve bilişsel süreçler arasındaki ilişkiyi bilerek bunu yapabilecek olmak başka bir heyecandı. E o zaman hepimiz bunun nasıl yapıldığını bilirsek birbirimizi anlayabilir ve kardeş kardeş yaşayabilirdik.

Alanlar arası araştırmayı ve çalışmayı da kuram(teori) ve uygulama (pratik) arasındaki dengeyi de çok önemli buluyorum. Tek hatlı bir öğrenme biçimi ya da uygulamadan kopuk kuram, kuramdan kopuk uygulama bana göre değil. Yemek tarifi okusam ya da izlesem kalkıp pişirmem gerek öyle düşünün. Öğrenmek yetmiyor bana. Anlatmak, paylaşmak ve uygulamak istiyorum.(Hatta buralarda yazmaya başlamam da bu motivasyonla ilişkilidir.) İşte böyle böyle kafamı akademinin dışına çevirdiğimde çok benzer bir şekilde insanları dinlemek ve anlamak üzere araçlar geliştiren, uzmanlar yetiştiren, uzmanlığın kriterlerini sistematize eden, etiğini tartışan alanlararası bir uygulama olan koçlukla karşılaştım. Bu alandan ne alabilirim ve bu alana nasıl katkı sağlayabilirim sorularıyla çıktım yola.

Cebimde insanlar arası, toplumlar arası, alanlar arası, vb. her türlü hiyerarşiye eleştirel yaklaşım olduğu için “koçluk” dendiğinde önyargı sahibi olacak biri değildim. Ancak yine de başına “yaşam”, “sağlık”, “beslenme” vb. getirilmek suretiyle enflasyonu olan bir uzmanlık olduğundan ve her alanda olduğu gibi bu alanda da uzmanlık adı altında kişileri suistimal edenlerin varlığından haberdardım. Biraz araştırdım. Son derece iyi yapılandırılmış bir pazarla karşılaştım. Tek önyargım bu alanın da kapitalist bir anlayışla elindeki tanımlı bilgi setini, öğrenme ve uygulama biçimini paketlemesi, satması ve kendi uzmanlarını yaratması olabilirdi. Peki, bu cümleyi tekrar okuyalım ve “akademi nedir?” diye soralım? Foucault’nun fısıltısı kulağında bir alan doktoru olarak ben öyle yaptım. (Bu tartışma çok katmanlı bir tartışma. Akademi içi ve dışı eğtim ve uzmanlık konularını gelecek 10 yılda daha çok konuşacağımıza inanıyorum)

Her alanda olduğu gibi bu alanda da “sahte uzmanlar”dan bahsedebiliriz. Ancak sanırım beni tetikleyen bu hiç bilmediğim alan için “sahte disiplin” denmesiydi. Genelde antropoloji özelde psikolojik antropoloji alanında çalışmak, bilim dahil her alanda siz hiyerarşi deyin ben kibir konusunda biraz hassas yaptı sanırım beni. Kimin kime hangi bağlamda “sahte” dediğini tartışmanın gereğine inanırım. Etnografi (ve her türlü bilimsel metod) etik tartışmalarla dolu bir tarihe sahipken ve yine de akademinin güvenli çatısı altında korunurken dışarıda daha çok sayıda insana ulaşabilecek bir uygulamanın itibarsızlaştırılmaya çalışılmasıydı sanırım derdim.

Koçluk eğitimi almaya karar verdim. Bu alanda bilinen kurumların verdiği eğitimler oldukça pahalıydı. Ayrıca eğitimi almakla bitmiyordu iş. Uluslararası geçerliliği olan ünvanlara sahip olmak için deneyim, süpervizyon, ek eğitimler, sınavlar, vb. gerekiyordu. Koçların sevdiği tabirle “koçluk yolculuğu” koç adaylarının sadece farkındalıklar kazandıkları, değiştikleri ya da değişmek zorunda olmayanı kucakladıkları içsel bir yolculuk değil anlayacağınız. (İçsel yolculuk ancak başka bir yazının konusu olabilir). Bir seri güzel tesadüfle alanında son derece deneyimli, motivasyonu yüksek aynı dili heyecanla konuştuğumuz, kendi koçluk okulunu kuran Meltem Ulu Yavuz ile yollarımız kesişti. Alandan almak istediklerim için bitmeyen sorularıma yanıtlar aldığım, kendimle çalışmak için güvenli bir çember bulduğum, alana verebileceğime inandıklarım için heyecanımı paylaştığım bir eğitim sürecinden sonra ben de kendime koç demeye başladım.

Psikolojik antropoloji alanyazınının koçların gömülü önyargıları ve kültürel kabulleri hakkında farkındalık kazandıran bir arkaplan sağlayabileceğini farkettiğimde tam da umduğum gibi kuram ve uygulamanın zorlamasız bir araya geleceği bir zemin ortaya çıktı. Koçluk eğitimi sürecinde aldıklarımdan sonra, farklılık ve çeşitlilik üzerine kültürlerarası yaklaşımlarının bilgisinin bir koç bir danışanla karşı karşıya geldiğinde işleri kolaylaştıracağına, görünmez engelleri ortadan kaldıracağna inanarak verebileceklerim üzerine çalışmaya başladım.

Bir koç ne yapar? Uluslararası koçluk federasyonu koçluğu “her bireyin gelecekteki hedeflerine ulaşacak güce ve yeteneğe sahip olduğuna inanarak, kişisel ve profesyonel potansiyellerini en üst düzeyde ortaya çıkarmak amacıyla, düşünce doğurucu ve yaratıcı bir süreçte onlara ortaklık yapmak”1 olarak tanımlıyor. Ben eğitimin sonunda yine ilk yola çıkışıma benzer bir refleksle “e o zaman hepimiz bunun nasıl yapıldığını bilirsek birbirimizi anlayabilir ve kardeş kardeş yaşayabiliriz.” dedim. Şu anda göçten eğitime sosyal sorunların çözümünde koçluk yetkinliklerini merkeze koyan projeler geliştiriyorum. Baştaki hedefime bebek adımları ile de olsa yürümek bu kaotik dönemde beni yolda tutan yegane şey oldu. Ve evet koçluk sayesinde oldu.

Geleceğe odaklanmak, somut ve soyut hedefler koymak, bu hedefin önündeki engelleri keşfetmek, harekete geçmek ve ilerlemek istiyorsanız bir koçla çalışmak tam size göre olabilir. Peki kim bu çalışacağınız kişi? Öncelikle uluslararası geçerliliği olan sertifika programlarından (ICF, AC) ünvan almış olan uzmanları bulmak önemli. Sonrasında uyumlu bir ortaklık için birarada olacağınız kişiyi aramak gerek. Drake, Coaching Journal’da yayınlanan makalesi “Evimizi bulmak: koçların yeni çağda kimlik arayışı” makalesinde koçların farklı uzmanlık arkaplanlarına sahip olmasını alanı güçlendiren ve zenginleştiren bir fırsat olarak işaret eder.2 Farklı alanlarda uzmanlığa dayanan ve koçluk eğitimi ile yeniden yapılandırılmış deneyimler alanda çeşitliliğin garantisidir. Bu, ihtiyaç duyduğunuz ve uyumla çalışacağınız kişinin oralarda bir yerde olduğununun da güvencesidir.

fotoğraf: gerd altman @ pixabay

1ICF, The Gold Standard in COACHING: Read About ICF. (2021, February 25). Retrieved March 22, 2021, from https://coachingfederation.org/faqs#:~:text=ICF%20defines%20coaching%20as%20partnering,today’s%20uncertain%20and%20complex%20environment

2Drake, D. B. (2008). Finding Our Way Home: Coaching’s Search for Identity in a New Era. Coaching: An International Journal of Theory, Research and Practice, 1(1), 16–27.

0

“Uyandığında kırmızıydı. Kızarmış ya da güneşten yanmış değildi, dur işaretinin o kesif kırmızı rengini almıştı. İlk önce ellerini gördü. Gözlerinin önünde tutup, gözlerini kısarak ellerine baktı. Birkaç saniye elleri, kirpiklerinin gölgesinde ve tavandan gelen yoğun beyaz ışıkta siyah gibi göründü. Sonra gözleri alışınca, yavaş yavaş geçti göz aldanması. (…) Yirmi altı yıllık yaşamı boyunca elleri bal rengine çalan bir pembelikte olmuştu, yazları koyulaşıp altın bronz bir renk alırdı. Şimdi ise taze kan rengindeydi.”

Çok uzak olmayan bir gelecekte, ABD’de suçlar kategorize edilerek, suçlular işledikleri suçun niteliğine göre deri renklendirme işlemine tabi tutularak cezalandırılır. Hapishaneler boşalmıştır ancak mahkûmiyet sosyal yaşama inmiştir. Kürtaj, cinayetle eşanlamlıdır ve yasaktır. Yasa dışı yollardan kürtaja erişebilen kadınlar, yakalanmaları halinde birinci sınıf suçlularla aynı muameleye tabi tutularak cezaları süresince kırmızı olmaya mahkûm edilir.

Uyandığında, Elizabeth Hannah Payne’nin deri renklendirme işlemine tabi tutulduktan sonra bir ay boyunca gözetim altında kalacağı hücrede ayılmasıyla başlar. Geçen bir aylık süre Hannah için hem on altı yıl boyunca kırmızı olarak yaşamak zorunda olduğu gerçeğini kabullenmeye başlamasının hem de kendisiyle ve sevdikleriyle yüzleşmesinin önünü açar. Hannah’nın annesi ve babası, nüfusun büyük çoğunluğu gibi çağın dinî kabullerine koşulsuz razıdır ve Hannah ile ablası Becca’yı bu kabullerle yetiştirmiştir. Hannah içinde bulunduğu duruma itiraz etse de kürtaj yaptırarak kendi bebeğinin canına kastettiği fikrini reddedebilmesi hiç kolay olmaz. Ancak Hannah’nın günahı (!) bununla da sınırlı değildir, o aynı zamanda evli bir adamla ilişki yaşayarak ondan hamile kalmıştır. Bu bebeği doğurmanın imkânsızlığıyla yüzleşen Hannah, meselenin tüm zorluklarını üstlenerek gizlice kürtaj yaptırmaya karar verir. Kitapta Hannah’nın nasıl yakalandığıyla ilgili detaylı bir anlatıma rastlanmaz. Bunu yazar Hillary Jordan’ın bilinçli tercih ettiği düşünülebilir. Bununla, yasağa rağmen kadınların bir yolunu bularak kürtaj yaptırmaya devam edeceklerini ve yasağın yalnızca meselenin sonuçlarını daha da ağırlaştıracağını vurgulamak istemiş olabilir.

Gözetimde geçirdiği süre sona eren Hannah’nın ailesinin yanına dönme şansı kalmadığından sevdiği adamın ona uygun gördüğü Doğru Yol Merkezi’ne sığınır. Çünkü dışarısı renkliler için tehlikelerle doludur. Öldürülüp yol kenarına atılan, şiddet gören, tecavüze uğrayan renklilerin kim tarafından ve neden bu tür muamelelere maruz kaldıkları soruşturulmaya değer bulunmaz. Doğru Yol Merkezi ise tüm sakinleri için ikincil travmaların yeridir. Burada kadınların hiçbirinin adı yoktur, her biri birer “Yürüyen”dir. Buradaki kadınlar erken yatıp kalkmak zorundadır; azar azar yerler; kalan zamanlarındaysa merkezin ihtiyaçlarını gidermek için yetenekleri ölçüsünde üretimde bulunurlar ve çokça ibadet ederler. Ancak kürtaj yaptıranların bağışlanabilmesi için ödemesi gereken başka bedeller de vardır: Aydınlatıcılar eşliğindeki tasavvur seanslarında kendi diktikleri bebeklerle, hayatta olsalardı onları nasıl bir geleceğin beklediğine dair konuşmalar yapmaya ve doğmamış çocuklarından özür dileyip kendilerini affetmesini istemeye zorlanırlar.

Hannah’nın kurtuluşu ise kendilerine Kasımcılar adını veren radikal bir örgüt sayesinde olur. “Yaşamın Kutsallığı Yasası”nı protesto eden bu örgüt, kadınları özgürleştirmek adına merdivenaltı kürtaj yapmaktadır. Örgüt, Hannah’nın yakalandıktan sonra kendisine kürtaj yapan doktoru ele vermemesi nedeniyle ona yardım etme kararı almıştır. Yol uzun ve tehlikelerle dolu olsa da Hannah’nın bir renkli olarak damgalanmaktan kurtulabilmesi ve kendi yoluna gidebilmesi için vazgeçilmezdir. Bundan sonrası Hannah’nın (Merkez’den arkadaşı) Kayla ile hem birbirlerine hem hayata tutunmalarının mücadelesidir. Ailesiyle, sevdiği adamla, içinde doğup büyüdüğü topluluğun değerleriyle yüzleşen Hannah, kendini bu uzun ve sancılı dönüşümü boyunca yeniden keşfedecektir.

Kadın bedeni, konunun muhatabı dışarıda bırakılarak, pek çok kadının da dâhil olduğu devasa kalabalık tarafından üzerine söz söylenen, denetlenen, sınırlandırılan ve tasarrufta bulunulan meselelerin başında gelir. Kürtaj ise kadın bedenine ilişkin tüm bu pratikleri açıkça gözlemlemeye imkân tanır. Hiçbir doğum kontrol yönteminin yüzde yüz koruma sağlayamayacağı göz önünde bulundurulursa istenmeyen gebeliklerin önlenmesi için kürtajın bir gereksinim olduğu kavranabilir.

Ancak kürtaj dünya üzerinde pek çok ülkede anne ile ceninin karşı karşıya geldiği bir mesele olarak ele alınmaya devam ediyor. Yaşama hakkına sahip olmak için annelerinin iki dudağının arasından çıkacak kararı bekleyen masum ceninler ile iffetsiz, vurdumduymaz kadınlar meselenin tarafları olarak tartışmalarda konu ediliyor. Oysa meseleye etraflıca bakıldığında, devletlerin kürtaja ilişkin tutumunun nüfus politikalarıyla yakından ilgili olduğu görülebilir. Sözgelimi genç nüfusunun önemli bir çoğunluğunu savaşta yitirip yaralarını sarmaya çalışan yeni Türkiye’de de 1965 yılına kadar hem kürtaj hem de doğum kontrol yöntemlerinin kullanılması yasaktır; ancak “geçiş dönemi” olarak adlandırılan 1965-1982 yılları arasında kürtaj hâlâ yasak olsa da doğum kontrol yöntemlerinin kullanılması serbesttir. Böylelikle İkinci Dünya Savaşı sonrası dünya genelinde yaşanan nüfus patlamasından Türkiye’nin de payına düşeni aldığı söylenebilir. Doğum kontrol yöntemlerinin nüfus artış hızını azaltmadaki yetersizliği ve merdivenaltı kürtajın hız kesmeden devam etmesi ise 1983 yılında yürürlüğe giren 2827 sayılı kanun yoluyla kürtajın yasallaşmasına olanak tanımıştır.

2012 yılında dönemin başbakanının “Kürtaj cinayettir, her kürtaj bir Uludere’dir!” çıkışının üzerine (özellikle) devlet hastanelerinde de facto/ fiilî bir kürtaj yasağının işletildiği biliniyor. Yine aynı dönem hazırlanan bir torba yasayla kürtajın ilk dört hafta ile sınırlandırılacağı gündeme gelse de, uygulama hayata geçirilmemiş; ancak kazanılmış haklarımızın her an geri alınabileceği hissini derinden kavramamız sağlanmıştır. (Türkiyeli feministlerin bir kısmının da dâhil olduğu) feminist gündem, bir süredir kürtajın hak temelli savunulmasını sorunlu bularak başkaca adlandırmalar yapmak gerektiğinden söz ediyor. Hem bu söylemler akademinin çeperlerinin dışına çıkarılamadığından hem de muhtemel alternatif adlandırmalar üzerine yürütülecek tartışmalar, gündelik hayatta kürtaja erişebilmenin zorluklarını ortadan kaldıramayacağından kürtajın ne şekilde savunulduğu/ adlandırıldığı bir tarafa bırakılarak çok daha hayati bir mesele olarak kavranması gerekliliği ortaya çıkıyor.

Yapı Kredi Yayınları’ndan çıkan Uyandığında, son derece titiz bir son okumaya ve nitelikli bir çeviriye sahip. Bana kalırsa feminist distopya olarak da adlandırılabilecek Uyandığında, yalnızca edebiyat okurlarına değil, feministlere de böyle karanlık bir geleceğe uyanmak zorunda olmadığımız günlerde de kürtaj meselesi üzerine düşünmeye ve daha çok söz söylemeye çağrıda bulunuyor.

Modern Zaman Ebeveyni, Ah Şu Romantik Canlı

0

Okuduğum kitapta böceklerin yavrularına bakım vermediklerini, yavrunun dünyaya geldiği andan itibaren dünyadaki tehlikelere karşı tek başına olduğunu anlatıyor ve diyordu ki, “belki de böcekler bu sebeple çok yavruluyorlar. Eğer çok yavru olursa, birkaçının hayatta kalma ve soyun devamı ihtimali artıyor.” Öte yandan keçi, fare ve geyik gibi insan da yeni doğan yavrusuna belirli bir süre bakım veriyor. Fare çocuklarına av stratejilerini, geyik güvenli göç yollarını, kuş uçmayı öğretiyor. Anne-yavru arasında devam eden bu sürecin amacı yavruyu yaşama hazırlamak ve onun hayatta kalma şansını arttırmak. Hayvanlarda yavru bakımı, yavru başının çaresine bakacak duruma geldiğinde kesin bir şekilde bitiyor ve yeni genç hayata atılıyor.

Kitabı okurken bizi -modern insanı- düşünmeden edemiyorum. Toplumlar modernleştikçe insanların daha az çocuk sahibi olmasını mesela. Tüm ilgi, sevgi, kaynak ve dikkatimizi az sayıdaki evladımıza verdiğimizde onların daha iyi bir yaşam sahibi olmasını (hayatta kalmasını) sağladığımız düşüncesiyle mi az ürüyoruz? Peki modern insanda yavru bakımı neden bir türlü bitemiyor? Yirmi yaşındaki çocuğunun sırtına bez koyan, yetişkin çocuğuna tencereyle yemek taşıyan, üniversite öğrencisi çocuğunun durumunu konuşmak için hocasına giden ebeveynler…

Bu soruların cevapları beni aşıyor elbette, sosyologlar, antropologlar dururken. Merakım baki, başka bir konuya kayıyor dikkatim. Hayvanların çocuklarına bakım verdikleri süre boyunca tek amaçları onların hayatta kalma becerilerini geliştirmek: kendini avcılardan nasıl korur, hangi bölgeler güvenlidir, yiyecekler rakip hayvanlardan nasıl gizlenir? Son derece hedef odaklı ve gerçekçi bir süreç. Modern ebeveyne bakıyorum sonra: kendime, size ve diğerlerine. Aklıma kısa bir süre önce bir tanıdığımla yaptığım sohbet geliyor. Kızımla yaşıt çocukları olan tanıdığım diyor ki “O kadar kapalı yaşıyorlar ki pandemi sebebiyle, biraz dünyadan haberleri olsun diye Grammy ödüllerini izlettim geçen gün.” Dinlerken dikkatimi çekmeyen bu sohbet, sonrasında zihnimde uzun uzun yankılanıyor. Biz büyük bir yanlış yapıyoruz. Çocuklarımızın yabancı dil, enstrüman çalma, spor, kodlama, satranç, dans öğrenmesi için yırtınıyor; Prof. Dr. Acar Baltaş Hoca’nın dediği gibi zekanın sadece bir özelliği olan hafızaya dayanan sınavlarda yüksek not almalarını başarı göstergesi sayıyoruz.

Şimdi gözlerimizi kapatıp manzaraya farklı bir yerden bakalım. 2019 yılı temmuz ayında, yani çok değil bir buçuk yıl kadar önce yaşadığımız dünya nasıldı? Konserlerde, restoranlarda, tiyatro salonlarında omuz omuza insanlar; çocukları sabah servise yetiştirme telaşı, hınca hınç pazarlarda ve AVM’lerde alışveriş, uçak ve otobüs yolculukları, kalabalık tatiller. “Bir gün bilinmeyen bir hastalık çıkacak ve evlere kapanacaksınız, çocuklar okula, siz işe gidemeyeceksiniz, üç kişi yan yana olmaya hasret kalacaksınız!” deseler inanır mıydık?

Biz, “modern insan”. İnsanlık tarihinde yaşanan acı ve felaketlerden muaf olduğunu zanneden, geleceğin sadece zihninde canlandırdığı şekilde olabileceğini düşünen ve ötesini hayal edemeyen cahil canlı. Yavrusu birkaç yabancı dil konuşur, iyi okullardan diplomalar alır ve sosyal-sanatsal-sportif becerilerini geliştirirse hayatta başarılı ve mutlu olacağını düşünen naif canlı.

Size büyük yanlışımızı anlatayım mı? Geçen akşam Interstellar’a denk geldim, birkaç yıl önce oynayan güzel bir bilim kurgu. Gelecekte geçen hikayede baba, çocuklarının durumunu görüşmek için okula gidiyor ve öğretmenden oğlunun üniversiteye gitmeyecek şekilde yönlendirileceğini öğreniyor. Kendisi mühendis olduğu için çocuğunun çiftçi olması gerektiğini savunan öğretmene çok sinirleniyor. Öğretmen sakince şunları söylüyor babaya: “Bizim daha fazla mühendise değil çiftçiye ihtiyacımız var. İnsanların ihtiyacı olan şey yiyecek; televizyon değil.”

Birkaç yıl evvel büyük salgınları anlatan filmleri keyifle, büyük bir ütopyaymış gibi izleyen insan değilim ben artık. Duyduğum bu cümle beni derinden sarsıyor ve düşünüyorum. Gelecek gerçekten de bizim düşündüğümüz gibi mi olacak? Yapay zekanın evlerimizi yönettiği, hayatı kolaylaştırdığı, yedek parça organların üretilip insan ömrünün uzayacağı ve bambaşka mesleklerin icra edileceği bir geleceğimiz olacağından emin miyiz? Yoksa iklim değişikliği yüzünden gittikçe kuraklaşan, kıtlıkla, açlıkla, felaketlerle boğuşan bir dünya mı var gelecekte? An itibariyle her şeyimizi ilk senaryoya yatırıyoruz. Çocuklarımızı o dünya için hazırlıyor, o dünyada hayatta kalacak şekilde yetiştiriyoruz. Ya o dünya hiç var olmayacaksa? Ya çocuklarımızın hayatta kalmak için toprağı, suyu, bitkileri, güneşi, yağmuru bilmeleri gerekiyorsa? Ya toprağı beceriyle ekip biçmeleri, hangi iklimde hangi bitkinin yetişeceği konusunda uzman olmaları gerekiyorsa? Ya kısıtlı kaynaklarla yaşamak zorunda kalacakları için örneğin pancarın hem yaprağını hem kökünü nasıl değerlendireceğini, pancardan kaç çeşit yiyecek yapabileceğini, yemekten kalan artığın hayvanlara nasıl yem yapılacağını bilmesi gerekiyorsa? Ya yer altı suyu nasıl bulunur, yağmur suyu nasıl toplanır, su tekrar tekrar nasıl kullanılır bunu bilmek hayati olacaksa? Ya saf ebeveynleri gibi fay hattı üzerine kurulmuş, sular yükselince yok olacak deniz kenarı şehirlerde değil de dağlarda tepelerde bir yaşam inşa etmesi gerektiğini bilmesi gerekiyorsa? Teknolojik aletler olmadan yön bulması, kendisini ve ailesini sıcak tutması, hastalanan sevdiğine bitkilerle nasıl yardımcı olabileceğini bilmesi gerekiyorsa? Asıl gereken hayvanlarla, bitkilerle bölüşerek, beraber yaşamayı bilmekse ne olacak?

Bu düşüncelerle boğuşurken “Bal Ülkesi” diye bir film izliyorum. Dağ başında yaşlı annesiyle beraber yaşayan ve tüm geçimini arıcılık yaparak sağlayan bir kadının hikayesi. Bir gün yandaki araziye kalabalık bir aile yerleşiyor ve onlar da arıcılık yapmaya başlıyorlar. Kahramanımız bal hasat etme zamanı geldiğinde yeni arıcı olan komşusuna diyor ki “Balın tamamını almayacaksın, balı arılarla bölüşeceksin, yoksa sen de aç kalırsın, arılar da”. Aç gözlü komşu onu dinlemiyor ve daha çok kazanç için balın tamamını alıyor. Sonuçta hepsi aç kalıyorlar.

Çocuklarımıza bu anlayışı öğretiyor muyuz? Onlara (toplumsal düzenin dayattığı kız-oğlan ayrımı olmadan, çünkü yaşam var olma savaşında cinsiyete bakmıyor) kendilerine kıyafet dikmeyi, örgü örmeyi, evdeki ufak tamiratı yapmayı, turşu kurmayı, yoğurt mayalamayı, sirke yapmayı öğretiyor muyuz?

Bana sorarsanız, amacımız diğer tüm canlılar gibi, çocuklarımızın hayatta kalma şanslarını arttırmak ve rahat bir yaşam sürmelerini sağlamaksa etraflıca düşünmeye başlamamız gerekiyor. Modern zaman ebeveyni de yavrusu da modern dünyanın aniden geçmişte kaldığı bir senaryoda hayatta kalamayacak. Ben bunun olmayacağından emin değilim. Bir anne olarak geleceğin nasıl şekilleneceğini bilemesem de ihtimalleri düşünüp, yavrumun bilgi ve becerilerini ona göre arttırma şansım var. Sadece okul başarısı, yabancı dil, dans, yoga ve kodlama ile olacak iş değil, bunu görüyorum. O yüzden atalarımızın öğrenerek büyüdüğü her şeyi, önce kendim öğrenip sonra çocuğuma öğretmeye niyetliyim. Bu yazıyı sevgiyle uzatılmış dostça bir tavsiye olarak okumuş olmanızı ve “en akıllı canlı biziz” yanılsamasından tez zamanda kurtulup, fareler kadar bilge olabilmemizi dilerim.

Photo by Magdaline Nicole from Pexels

Issız Adada Yanımıza Alamadıklarımız

0

Tüm bildiklerimizi ya da bize ait olduğunu düşündüğümüz tüm doğruları unutsak mı artık? Yıllardır kitaplarda aradıklarımızı, bir sevgiliden duymak istediklerimizi, çözemediğimiz ne varsa her biriyle en hazır olmadığımız zamanda tanıştık sanırım. Şimdiye kadar farkında bile olamadığımız, sahip çıkamadığımız tüm kimlikler, tekrar hayata dönelim diye ayyuka çıkmaya çalışıyor. Daha yalın ifade etmek gerekirse; çıplaklığımız, görmek isteyelim ya da istemeyelim tüm estetiğiyle karşımızda duruyor. Haliyle bu kadar gerçeklik fazla geleceği için her birimiz, yüzleştiklerimizin pandeminin bir sonucu olduğuna, gelip geçeceğine inanıp bizi yaşatabilecek anlar arıyoruz. Ama kendi yalnızlığımız da dahil olmak üzere; hiyerarşinin işlevsiz kararlarından toplandığımız evlerin içindeki yüzlerimize kadar, deneyimlediğimiz her şey son derece gerçek. Ve bu gerçeklik tek bir yere çıkarıyordu hepimizi; hakikatimize. Değerlerimizle, hayattan ne istediğimizle, onun bizden ne istediği ile, kelime haznemize bağlı oluşturabildiğimiz hayatın anlamıyla öfke ve hüzün vasıtasıyla olsa da tanışabildik en nihayetinde. Yaptığımız seçimlerin ne kadar bizi yansıtmadığını, işimizin, ilişkilerimizin ne kadar yerinde olmadığını bu sayede görebildik. Ve kesinlikle on sene sonra kendimizi görmek istediğimiz yerde değildik! Peki son bir senede yaşananlar sadece bireysel uyanışa mı gebe oldu?

Tarih Kitaplarında Bugünü Nasıl Okuyacağız?

Küresel anlamda uyanış demesek de uyanmanın eşiğine geldik diyebiliriz; en azından kayıtsızlığımızın farkına vardık. Son dönemde yaşananlar; bireysel anlamda kaçtığımız sorumlulukları temsil etse de devlet bazında dipte yatan sorumsuzlukları gün yüzüne çıkardı. Kimi kültürlerin tarihine başarısızlık olarak not alındı, kimilerini ise daha yaşanır hale getirdi. Kaçak katlarını yeni yeni öğrendiğimiz, Türkiye’nin penceresinde ise; eğitimin eşitsizliğini ve bu eşitsizliğin açtığı uçurumları gördük. Tarihteki salgınların sonuçlarından öngörebildiğimiz kadarıyla da pandemi bittiğinde uğraşacağımız sorunlar bizim gibi gelişmekte olan ülkelerin epey uğraşacağı konular arasında yer alacaktır. En önemlisi belki de krizi deneme yanılma kararlarıyla yöneten Türkiye’de; öğrenimdeki yetersizlik ve genel anlamda yoksullaşmanın baskısı, okullarda yaşanabilecek terk oranlarını arttıracak. Okul beslenmesine muhtaç olan çocukların bedensel sağlığı en az akıl sağlıkları kadar konuşulacak. Öğrenci değerlendirmesi bir süre yapılamayacak, kayıp giden bir ya da iki yıl sebepli bazı yetenekler de kayıp gidecektir.

Genel çerçeveden bakarsak, bakabilirsek, bakmaya cesaret edersek; verdiklerimizi alamadığımızı bunun sebebinin yine biz olduğunu, biat etmenin sonuçlarını göreceğiz. Bilgi çağında ne kadar bilgisiz olduğumuzu, görmek istemeyene hiçbir açıklamanın yeterli gelmeyeceğini de göreceğiz. Kısacası hazırsak, her açıdan farkındalığın dibini kazıyabiliriz.

Yazıyı buradan alıp uçsuz bucaksız bir umutsuzluk havuzuna sürükleyebilirim; ancak bu sahneyi bulanıklaştıracak, aksine bizi gördüklerimizden de caydıracak. Peki biraz umut dağıtsam? Ona da artık doymuş olmamız gerekiyor! Es geçelim, lütfen! Herhalde şu aşamada en büyük uyanma nerede uyuduğumuzu görmek olacaktır. İyi tarafından değil de olduğu yerden bakmamız gerekiyordur belki de artık. Çerçeveler bu denli aşikarken madalyonun görünen yüzünü bile odağımızdan sıyırabiliyorken, neden hala daha uykuda kalmayı seçiyoruz? Öfke, nefret, pişmanlık hangi yardımcı duygu ile uyanırsak uyanalım aklımızı kullanacağımız her bir adım yanımıza kar kalacaktır. Bireysel, toplumsal fark etmez tek mesele kendi gerçeğimize, ülkenin gerçeğine, doğru açıdan bakmak olacaktır.
Özetle sebeplerini ve sonuçlarını görebileceğimiz daha mükemmel bir fırsat çıkmayacak karşımıza. Mesela hayata olan güvensizliğimizi ne zaman keşfedebiliriz? Adım atmak için mükemmel zamanın asla gelmeyeceğini; en doğru zamanın şimdi olduğunu, bizi çoğaltan değil de eksilten ilişkilerin içinde olduğumuzu fark etmek için daha iyi bir zamanın olmayacağını görmek mümkün olacak mı bir daha? Kendimizle barışmadan herkesle kavga edeceğimizi ya da kendi haritamız yerine başka yollarda yürüdüğümüzü görebilmenin daha mükemmel bir vakti olacak mı? Elbet bitecek; tekrar karışacağız kalabalıklara, güven içinde yürüyeceğiz sokaklarda birbirimizden kaçmadan. Bugünleri anlatırken aklımızda neler kalacağını şu andaki davranışlarımız, tepkilerimiz belirleyecek. Büyük resme de bakmayı seçebiliriz, eski (a)normalimize devam da edebiliriz.

Yüzleşmek zor olsa da açlıkta da adaletsizlikte de bilgisizlikte de payımız var. Kendini tanıyamayan, potansiyelini gerçekleştiremeyen her bireyin yanlış giden sistemle bir bağı var. Bir başkasının çıkmazında kendi başarısızlıklarımızın payı var. Günün sonunda tüm bunların sorumsuzluğunu alıp, adım atabilecek gücü buldum diyebilecek miyiz? Büyük dönüşümlerin, dev patlamaların yaşandığı 2020’leri anlatırken kendimizdeki hangi değişiklikten bahsedeceğiz?

Issız adamızdan tez vakitte çıkabilmek dileğiyle…

Photo by Johannes Plenio from Pexels 

 

Beauvoir Dersleri

0

“Kadınların küçük görülmesiyle annelerin kuşatıldığı saygının uzlaştırılması, fazlasıyla samimiyetsizlik barındırmaktadır. Kadından her türlü kamusal etkinliği esirgeyip, erkek mesleklerinin kapılarını ona kapatıp, onun her alanda yetersiz olduğunu söyleyip, sonra da ona en nazik, ayrıca en ağır iş olan bir insan varlığını oluşturup biçimlendirme işini teslim etmek, kıyıcı bir paradokstur.”(1)

Günümüzde daha çok kadın kendi ayakları üzerinde durmak için mücadele etmeyi sürdürse de kadının mevcut toplumsal yapılanma içerisinde, kendisini ancak evlenerek gerçekleştirebileceği tezi geçerliliğini koruyor. Beauvoir’nın evliliğe ilişkin görüşlerine yer verirken “yazgı” kavramını kullanmasından yola çıkan Deniz Soysal da aynı düşünceyi paylaşarak evliliğin toplum tarafından özendirilmesi, ödüllendirilmesi ve teşvik edilmesi devam ettiği sürece kadının özgür iradesiyle bir seçim yaptığının söylenemeyeceğine vurgu yapar. Çünkü aksi durumda kadın, evlenerek sahip olabileceği birtakım hak ve güvencelerden mahrum bırakılmakla cezalandırılır. Evlenmeyen kadın toplumsal baskıya maruz kalır ve dışlanır. Dahası evlenmemeyi tercih ettiği durumlarda bile “evlenememiş” olduğu tekrarlanarak başarısızlığı yüzüne vurulur.

Pek çok kadının evlilikle ilişkisine göre sınıflandırılmaya devam ettiği görülür. Sözgelimi evlenmeyen bir kadın “kız kurusu” ya da “evde kalmış” olmakla itham edilirken, boşanan kadın artık “dul”dur, evli bir erkekle ilişkisi olan kadın ise “metres” ya da “kapatma”dır. Bekâr bir anne olmak, hâlâ büyük ölçüde sorunludur. Oysa erkekler için durum hiç de böyle değildir! O, bekâr yaşamakta da evlenmekte olduğu kadar özgürdür. Evlilik dışı çocuk sahibi olması, toplum tarafından hoş karşılanmasa da cinsiyetçi söylemlere maruz kalmaz.

Toplumun kadından esirgediği hoşgörüyü ve anlayışı erkeğe nasıl bu kadar cömertçe sunabildiğini sorgulayan Soysal, Beauvoircı bir okumayla, kadının statüsünün tüm kazanımlarına rağmen değişmediği sonucuna ulaşır. Kadın türün devamının sağlanmasından, ev işlerinin aksamadan yerine getirilmesinden ve erkeğin cinsel ihtiyaçlarının giderilmesinden sorumludur. Ancak tablo hiçbir zaman bu kadar ayrıntılı gösterilmez. Dolayısıyla hangi koşullarda seçim yaptığını bilmeyen bir kadının özgür iradesinden de bahsedilemez. Dahası, tüm bu koşullar altında kadının özgür iradesiyle evliliği tercih etmesi, ancak evli kadının sahip olabileceği birtakım hak ve imtiyazlara sahip olabilmek içindir. Bu nedenle, evlilik kadının yazgısı olmaya devam edeceğe benzemektedir.

Bütün kültürlerde kadının her şeyden önce anne olduğuna ve doğanın ya da Tanrı’nın kadını anne olmak için var ettiğine inanılır. Bu inanışın arkasında, kadının hamile olduğunun anlaşılmasıyla anneliğe ilişkin tüm bilgi ve becerilere sahip olduğu düşüncesi yatar. Bu aynı zamanda çocuk bakımı işini kadınlara yüklemenin söylemsel hattını oluşturur. Toplumun tüm kesimleri tarafından “annelik içgüdüsü”nün varlığı sıklıkla dile getirilir. Buna göre, kadının o güne dek çocuk bakımı konusunda tecrübesi olup olmamasının bir önemi yoktur. Benzer şekilde ekonomik, sosyal ve fiziksel koşullarının çocuk büyütmeye elverişli olup olmadığının ve hatta isteyerek çocuk sahibi olup olmadığının da bir önemi yoktur! Çünkü ne yapılması gerektiğini ancak ve yalnız “anne kadın” bilebilir. Öte yandan, anne kadının bu bilgisi, ona o güne kadar sahip olmadığı ayrıcalıklı bir konum sunar. O artık söz sahibidir. Sağlık durumu ve moralinin yerinde olup olmadığı, hiç olmadığı kadar önemlidir. Ona sürekli canının ne istediği sorularak istemedikleri derhâl ortamdan uzaklaştırılır, sızlanmalarına göz yumulur.

Anneliğin içgüdü olduğunda diretenlerin, Beauvoir’da ve Badinter’de ele alındığı gibi, yüzünü doğaya çevirerek diğer canlıların dişilerinden örnekler verdiği görülür. Biyolojik özcülüğün referans alındığı bu görüşe göre, tüm canlılar dünyaya geldiği andan itibaren yavrularına bakıp büyütecek bilgi birikimine sahiptir. Bu bilgi inekler, aslanlar, koyunlar ya da domuzlar için şüphesiz doğrudur da… Dolayısıyla- insan türünün dışındaki- diğer dişiler için tek bir annelik biçiminin olduğunu söylemek mümkündür. Pek çok türde, yavruların bakımını üstlenen annedir; ancak annenin yavrusuyla ilişkisi, ona hayatta kalabilmesi için sahip olması gereken birtakım becerileri öğrettiği süre ile sınırlıdır. Bu bilgilere sahip olan yavru, kendi yoluna giderek özgün seçimlerini yapacaktır. Diğer canlı türlerinin dişilerine bakarak annelik içgüdüsüne dayanak sunmaya çalışmak, kaçınılmaz olarak insanın içgüdüleriyle hareket eden bir varlık olup olmadığının sorgulanmasını beraberinde getirir. Dahası, anneliğin bir içgüdü olduğunu söylemek, diğer canlı türlerinde olduğu gibi, tek bir annelik biçiminin var olduğunu kabul etmek anlamına gelir. Şüphesiz pek çok anne, verili koşullar altında, çocuğu/çocukları için her şeyin en iyisini yapmak ister. Pek çoğumuzun aksini düşündüğü durumlarda bile… Ancak bu, “kötü anneler” olduğu gerçeğini değiştirmeye yetmez! Çünkü ne kadar kadın varsa, o kadar annelik biçimi vardır. Dolayısıyla insan türünün dişisi için tek bir annelik biçimi olduğunu söylemek geçersizdir.

Feminizm dalga dalga büyürken Simone de Beauvoir’nın düşüncelerinin büyük ölçüde geçerliliğini koruduğu açıkça görülebilir. O halde feminizmin çeşitlenip büyümesini memnuniyet verici bir gelişme olarak kucaklarken, bu büyümenin, feminizmlerdeki aşkınlık iddiasına dayanak oluşturamayacağını da kabul etmek gerekiyor. Aksi halde, bugün nasıl hâlâ kadın bedenine ve cinselliğine ilişkin pek çok meselede ikinci dalga feminizmin söylemlerine sıklıkla başvurabildiğimizi açıklamak güçleşir. Feminizm geçmiş mücadelelerinden elde ettiği kazanımları, günümüzdeki çeşitlenmesinden kendine kattıklarıyla ilerlemelidir. Çünkü feminist kuram ve tarih bize feministler arasındaki çatışmalardan kimin kazançlı çıktığını birçok kez göstermiştir.(2)

Beauvoir Dersleri’nde Simone de Beauvoir’nın İkinci Cins’inde yer alan pek çok başlıktan annelik ve evlilik üzerine görüşlerine yer veren Deniz Soysal, bunun kadın özgürleşmesi önünde en önemli engel olduğunun altını çizer. Öte yandan, Beauvoir’nın kadın meselesine ilişkin temel düşüncelerini ana hatlarıyla kavramanın da mümkün olduğuna işaret eder. Belge Yayınları’ndan çıkan kitabın ne yazık ki baskısı yok. Dilerim kadın çalışmalarına dair pek çok akademik yayın gibi, Beauvoir Dersleri’nin de yeni baskısını raflarda görebilmek mümkün olur.

(1) Simone de Beauvoir, İkinci Cinsiyet Yaşanmış Deneyim, (Çev. G. Savran), Koç Üniversitesi Yayınları, 2019, s. 264.
(2) Jane Gallop, Cinsel Tacizle Suçlanan Feminist, (Çev. A. Özkazanç), Dipnot Yayınları, 2013, s. 81.