Ana Sayfa Blog

Teknolojik Anneler’den Dayanışma Ekranı

0

Mart 2020’de Türkiye’yle birlikte dilimize de yerleşen Covid 19 virüsü, çoğunluğu olumsuz olmak üzere irili ufaklı binlerce değişikliğe sebep oldu hayatta. Ekonomi, sağlık, psikoloji, ilişkiler temelinden sarsılırken, dezavantajlı gruplar kat kat fazla zarar gördü.

Dünyanın hemen her yerinde, sınıf farkı gözetmeksizin kadınların tamamına yakının yükü arttı. İşten önce onlar çıkarıldılar, evde çalışmaya başladılarsa mesailerinin yanısıra evin ve çocukların hatta tüm ailenin yükü birincil sorumlulukları oldu. Yapılan araştırmalarda pandemiyle birlikte ev içinde kadınların gördüğü şiddetin, kadınların işsizleşmesinin de arttığı görülüyor.

Teknolojik Anneler, gerek bu araştırma sonuçlarını, gerekse web sitesi ve sosyal medya hesaplarına gelen sorularla birlikte destek taleplerini de dikkate alarak harekete geçti. Kadınların kaygılarını azaltmak, kısıtlı zamanlarını almadan çözüm önermek, yaşanan yoksullaşmalara karşı adım atmalarına destek olmak, dayanışmak niyetiyle geliştirdikleri bu programa Dayanışma Ekranı adı verdiler.

Avrupa Birliği Sivil Düşün Programı’nın desteğiyle çekilen ve Teknolojik Anneler’in YouTube kanalında yayınlanan 3-4 dakikalık videolardan oluşan Dayanışma Ekranı’nda, kadınların, özellikle evdeyken yüklerini azaltacak teknolojik tüyolar, yetersizlik ve sıkışmışlık hisleriyle baş etme yolları, teknolojiyle fazla iç içe geçen, sosyalleşmek için dijital dışında şansı kalmayan çocukları için kullanabilecekleri dijital platform önerileri, interneti güvenli kullanma yolları ve pandemi döneminde ev içinde artan fiziksel/psikolojik şiddete karşı önerilerde bulunabilecek uzmanlar paylaşımda bulunuyor.

Beslenme, Psikoloji, Yaşam, Cinsel Şiddet, Beden Sağlığı, Evde Eğitim, Çocuklar ve Teknoloji, Ebeveynlik, Toplumsal Cinsiyet, Girişimcilik ve Hukuk konularının Pandemiye özel bir bakış açısıyla ele alındığı videoların tam izleme listesine bu linkten ulaşabilirsiniz.

Yanlış Değil, Farklı

0

“Pardon bir şey sorabilir miyim, sizin oğlunuzun yüzü neden fazla büyük ve değişik?”

8 yaşındaki çocuğunu, bir doğum gününde yeni tanıdığı “farklı” bir çocuğun annesine (çocuğu yanındayken) bu sözleri söylerken yakaladığını düşün. Ne yapardın?

Farklı olan merak uyandırdığı kadar endişe de doğurur. Alışık değilsin. Belki yeni bir şeye açık değilsin. Belki öyle yetiştirilmedin. Belki hiç fark etmedin. Belki de fırsatın olmadı. Biraz bilgi, biraz deneyim biraz da empatiye ihtiyacın var.

Şimdi kendine sor.

Kişiler arasındaki farklılıkları fark ediyor ve saygı duyuyor musun?

Evinde, mahallende, iş yerinde, sanal dünyada bu farklılıkları kabul ediyor ve onlara değer veriyor musun?

Çeşitliliği sadece cinsiyet ve engellilik ekseninde değil, yaş, din, etnik grup, ırk ve cinsel eğilim eksenlerinde de tanımlıyor ve kabul ediyor musun?

Bugüne kadar kendine bunu sormadıysan senin suçun değil. Ama bir düşün, hayatın başlarında bu terimlerin anlamlarını bilmek, öğrenmek ve deneyimlemek ne kadar muhteşem olurdu.

Evet o 8 yaşındaki çocuk benim çocuğumdu. Evet, yukarıdaki soruların hepsine benim cevabım evet. Ama hayır, ben o doğum gününde ne yapacağımı bilemedim! Cümlenin yarısına gelmeden yavaşça omzuna dokunup “Sana bir şey söylemem gerekiyor” diyerek onu susturduğumu, başka bir odaya geçip o çocuğun farklı olduğunu ama bunun hiçbir önemi olmadığını acemice anlatmaya çalıştığımı hatırlıyorum. Sonra konu orada kapandı. Birkaç gün hayatın temposunda o olayı tamamen unuttum. Sonra olur ya bir gün aklıma düştü. Utandım. Oğluma hislerini anlatmaya fırsat vermemiş olduğum için, konuyu kapattığım için, sonra unuttuğum için utandım…

O günden sonra “Çocuğunuza çeşitlilik ve kapsayıcılığı nasıl anlatırsınız?” başlıklı derin bir araştırmaya giriştim. Sakince hayatımıza soktuğum minik yol haritası…

– Çeşitlilik unsurları hakkında konuş. (İnsanların farklı olduğu ama farklı olmanın yanlış olmadığı. Farklı ama aynı olunabileceği. Ortak noktalara dikkat çekerek farklılıkların sadece bir karakteristik özellik olduğu)

– Rol model ol. (Kullandığın dil nasıl, hayatında farklılıklara yer var mı gözden geçir)

– Çocuğunun empati yeteneğini geliştirmeye fırsat tanı. (Yaşamın içinde empati kurduğun örnekler veriyor musun? Örn: O arkadaşını oyunun dışında tuttuğunuz için şu an çok üzülüyor olabilir, sen de geçen gün şu konuda dışarıda kaldığında nasıl hissetmiştin hatırla)

– Soruları yanıtlama hazır ol.(Çocukların soruları net, yanıtlar da net olmalı, benim doğum gününden düştüğüm duruma düşme)

– Kapsayıcılık ve tarih temalı kitaplar, film, oyuncak edin. (Birkaç kitap önerisi: Fati’nin Maceraları (Kör), Balköpüğü ile Tatlı Bir Macera (Serebral palsi), Gergedanlar Krep Yemez, En Sevdiğim Oyuncak (Cinsiyet eşitliği), Mommy, Mama, Me (Cinsel yönelim))

– Bilgi edinmek yetmez, deneyimlemesini de sağla. (Farklı etnik kökenli/cinsiyetten veya engelli bir arkadaş edinmek; gönüllü çalışmak; aile ağacı çizmek ve üzerine konuşmak; farklı temsiliyet düzeyinden başarılı kişilerin biyografilerini okumak, filmlerini izlemek (Naim Süleymanoğlu, Sümeyye Boyacı vs)

– Beraber stereotipleri sıralayın ve bunlar hakkında konuşun. (“Kızlar pembe sever. Erkekler futbol oynar”.)

– Böyle birini tanıyor musun oyunu (Unionlearn.org.uk sitesinde rastladığım görselden yola çıkarak geliştirdiğim bir oyun: Kim kiminle nerede oyunu gibi oyuncular stereotip dışında kalacak bir insan tanımlar ve üzerine konuşurlar.)

Oğluma merak ettiği ve cesurca sorduğu için, doğum gününde rastladığımız çocuğa bizde bu farkındalığı uyandırdığı için teşekkürlerle…

**

Yararlandığım kaynaklar:

  • https://www.foundationscounselingllc.com/blog/teaching-your-kids-about-diversity-and-inclusion.php
  • https://www.unionlearn.org.uk/equality-and-diversity-whats-difference
  • https://kidskonnect.com/articles/how-to-teach-your-children-about-diversity-inclusion-inside-and-outside-of-the-classroom/
  • https://biglifejournal.com/blogs/blog/raising-inclusive-kids
  • https://www.scholastic.com/parents/books-and-reading/raise-a-reader-blog/multicultural-childrens-books.html
  • https://www.brighthorizons.com/family-resources/how-to-raise-inclusive-child

Photo by Diana Akhmetianova from Pexels

Dijital Topuklar’da yazılan yazılar, yazarın bakış açısı ve fikirlerini yansıtmakta olup, Dijital Topuklar’ın görüşlerini temsil etmeyebilir.

Hapishanelerimiz

0

 

Ömür tüketen, ağır akışı ile uzun zamandır izlemediğim Türk dizilerini protestoma “Camdaki Kız” dizisi ile son verdim. Henüz iki bölümü yayınlandı ve ben kapıldım. Neredeyse 2,5 saat sürmesine rağmen ne beni aptalmış gibi oyalayan uzun bakışma sahneleri vardı, ne de aynı konu saatlerce geviş getirildi. Böylece Türk dizilerine ambargom sona erdi.

Kızını erkeklerden sakınmak, namusunu korumak için her sabah ona sımsıkı ve uzun bir korse giydiren anne var dizide. Annenin çılgınca görünen tavırlarını bir yana bırakıp korseye takıldım. Kız işe giderken, dışarı çıkarken, günlük hayata devam ederken bu korse ile yaşıyor. Korse batıyor, acıtıyor, sıkıyor ve fakat çıkarmıyor. Hem çıkarması yasak, hem de kızın öyle bir isteği yok. Vakti zamanında -ortaokulda beden eğitimi dersi sırasında- çıkarmak aklına geldiğinde  başına geleni görünce (annesi bayıltana kadar dövüyor) bir daha çıkarma isteğinin olmayışını da anlıyorsunuz. Korse adeta vücudunun bir parçası. Hem bedeni belli bir formda tutması için, hem de dışarıdaki tehlikelerden koruması için var. Korse o kadar sıkı ve kapalı ki dışarıda tuvalete gitmesi de çok zor. Tuvalete gitmemek için ev dışında su içmeyen bir insan, bir genç kadın… ihtiyaçlarının farkına varsa bile gideremeyen bir kadın.

Anne bir sahnede kızına korseyi giydirirken diyor ki, “Bu sadece korse değil; bu korku; aklından çıkarma bunu.”

Bu korse annenin deli saçması gibi görünse de aslında bu korse hepimizin içinde yaşadığı hapishaneyi çok güzel anlatıyor. Elbette dizideki korse gibi bir korkunçlukta değil çoğumuzun hapishanesi… Daha ziyade sıkan bir ceket, vuran bir ayakkabı ya da batan bir kazak gibi…

Hayatımızın üstünde ama içinde rahat edemediğimiz hapishaneler…

“Patriyarka Stres Bozukluğu” kitabının yazarı Dr. Valerie Rein bu hapishaneyi “patriyarkal travmalarımız” olarak adlandırıyor.

Bu hapishane kadın/erkek fark etmeksizin hepimizi içine almış. Onun düzeni içinde, düzene uyarak, korkarak, geri çekilerek ve ona uyarak yaşıyoruz hayatı.

Gardiyanlar…

Hayatın içinde kendimizi farkında olmadan tutsağı ettiğimiz hapishanenin yılmaz bekçileri.  Öğrendiğimiz kuralların ve değerlerin hayatımızı sınırlayan duvarları.

İçinizdeki gardiyanlar içine doğduğunuz hapishanede çalışıyor.

Yaşarken kendi kurallarınıza ve seçimlerinize göre yaşadığınızı mı zannediyorsunuz? Hayır, yaşamıyorsunuz. İçinizdeki gardiyanlara göre yaşıyorsunuz.

Hepimiz, kadın/erkek fark etmeksizin, patriyarkal değerler sisteminin, atalarımızdan gelen kolektif travmalarının hapishanesine doğuyoruz. Cinsiyet rollerimize göre belirlenen hikayeler ne ise ona uygun yaşamayı çoğunlukla farkında olmadan seçerek…

Kadın mısın? O zaman zayıf/fit/güzel görüneceksin; “hanımefendi” gibi davranacaksın; “namuslu” yaşayacaksın; hayırlı bir kısmet bulup evleneceksin; anne olacaksın….

Erkek misin? O zaman ağlamayacaksın; güçlü olacaksın; ezeceksin; tahakküm kuracaksın; ailene bakacaksın; baba olacaksın.

Sistem bunu diyor…

Siz hiç son yıllara kadar “Hayallerin ne ise yapabilirsin, sen istediğini yapabilecek güçtesin” denilerek büyüyen kız çocuğuna rastladınız mı? Ben rastlamadım. Benim zamanımda (78 doğumluyum) tam da dizideki korse metaforu gibi; “Hanım kız ol, ince ve zarif ol, oku ama önemli olan hayırlı bir kısmet bulup evlenmek ve yuvanı kurmak, namusumuzu korumak” şeklinde verilen bir alt mesaj vardı.

Şimdi, 20 sene geriye gidip baktığımda görüyorum ki, hapishanenin duvarlarını çeşitli ebegümeciliklerimle* zorlasam da pek dışına çık(a)mamışım. Uymuşum; uymadığım yerlerde bile uydurmuşum.

Mesela neden evlenmişim?

Çok sevdiğim için, çok sevdiğimin peşinden İstanbullara gelecek kadar sevdiğim için… Ailemi karşıma alıp onun ailesi ile bir süre yaşayacak kadar. Aşk mı gözümü kör etmiş? Şu an durduğum yerde görüyorum ki, sevdiği ile evlilik dışında birlikte olma ihtimali olmayan bir genç kadınmışım. Başka yol görememişim. Görememişiz. İkimiz de birlikte olma ihtimalimizin sadece evlilik ile mümkün olduğunu öğrenmiş çocuklarmışız. Hapishanemizin duvarlarını böyle boyamışız, genişletmişiz ama içinde olduğumuzu fark etmemişiz, kabul etmiş ve uymuşuz.

Türkiye’deki boşanan kadınların %90’ının “baba” evine döndüğünü biliyor muydunuz?* Çünkü bir kadın olarak ya “koca” evinde yaşarsın ya “baba” evinde. Kadının sadece adı değil, evi de yok. Bir kadının kendi kendine yeterli olamayacağı, başında bir “errkekkk” olması gerektiği bilgisi en büyük gardiyanlardan…

Neden? Çünkü kadın cinsi olarak ikincisin, daha az değerlisin, daha az inanılansın. Evet bu düzende erkekler de kadınlar gibi yara alsa da, sahip oldukları ayrıcalıklar var. Bunlardan biri de aslansın, kaplansın diyerek güçlerine inanılarak büyümeleri. Bizde o yok. Ve eksikliği büyük mesele. Bir insan kendisi kendi değerine ve gücüne inanmıyorsa kim inanır ki?

Kimse…

Dr. Rein kitabında gardiyanlara patriyarkal sisteme karşı gelişen travma adaptasyonlarımız diyor. Hepimiz hayatta kalmak için sisteme uygun bir yol buluyoruz. Ya sessiz ve hanım kız olarak, ya bedenimizi küçültmeye çalışarak ya da mutsuz olsak da -mış gibi yaparak…Bu bir hayatta kalma stratejisi. Psikoloji literatüründe “survival mode”.

Hayatta kalma deyince sadece hayatında büyük bir tehlikeye karşı hayatta kalma çabası gelmesin akla. Bu büyük stratejiler yanında bir de küçük stratejilerimiz var. Bunlar da kağıt kesikleri…

Kağıt kesikleri…

Farkında olmadığımız gerçekler, birlikte yaşadığımız küçük kağıt kesikleri…

Travma deyince genelde büyük T ile “Travma” düşünülüyor; çocuklukta ya da yetişkinlikte yaşanan taciz, şiddet, ölüm gibi…Oysa hayatımız her an küçük t ile yaşadığımız “travma”lardan oluşuyor. Belki iş yerinde uğradığımız mobbing, belki eşimizin sürekli bizi eleştirmesi, belki bedenimizin görüntüsünden utanmamız, belki çocukken bizi işaret eden bir parmak… Bunlar belki bıçak saplanması gibi büyük yaralar değil ama hayatımızdaki küçük kağıt kesikleri… Ve bu küçük kağıt kesikleri bizi otantik benliğimizden uzaklaştırıyor. Çok kağıt kesiğimiz varsa kanıyoruz da, hatta bu kesikler iltihaplı bir yara haline bile gelebiliyor.

Hepimiz bu minik kağıt kesiklerinin yarattığı “görünmez travma hapishanesi”nde yaşıyoruz.  Gardiyanlar da bir daha yara almayalım diye gelişen travma adaptasyon mekanizmalarımız: Çok görülür olursan zarar görebilirsin, o toplantıda fikrini söylersen seni eleştirebilirler, yazdığın yazıyı paylaşırsan kesin beğenmeyenler çıkabilir, boşanırsan başarısızsın, çocuklarını düşünmüyorsun… İçinden geleni, içinden geldiği gibi yapmanı engelleyen iç sesler. Farkında olmadan içselleştirdiğimiz sesler. O sesler arasında kendi sesimizi duymak ve bulmak çok zor…

Altın

Oysa hepimizin nüvesi, özü altın… Üstümüze giydiğimiz korseler, kapladığımız çamurlar olmasa görünecek olan altınlar. Kendi gerçeğimizi yaşadığımız zaman ortaya çıkacak olan altın.

Bu “otantik olma” lafını belki sık duymaya başladık, ben de çokça kullanıyorum (her an sıkılmaya başlayabilirim). Otantik olmak kendi gerçeğini yaşamak, -mış gibi yapmamak, düzene uymaya çalışmamak, uyumlanmak için kendimizden feda etmemek.

Hapishanemizi, duvarlarını, gardiyanlarımızı fark etmeden bunu yaşamak mümkün değil. Yaptığımız seçimleri “öyle olması gerektiği” için mi, yoksa öyle istediğimiz için mi yapıyoruz? Bu soruyu 20 sene önce kendime sormak isterdim. Sen ne istiyorsun? Gerçekten sen ne istiyorsun?

O zaman annem, babam, akrabalar, el alem ne der diye seçtiğim ve verdiğim kararların aslında benim istediklerim olmadığını görebilir miydim?

Bilmiyorum…

Bu çok sinsi bir hapishane. Kendi benliğimizin ele geçirildiğini fark etmediğimiz…

Kendi değerlerimiz, doğrularımız, kararlarımız sandığımız yerler ne kadar bize aitler?

Benim kendi gerçeklerimi anlama yolculuğum yoga ile başladı. Dr. Rein için de aynı şekilde olmuş. Belki de kitabı bu yüzden çok sevdim. Benzer yolculukları okumak iyi geldiği için… Uzun yıllardır terapi alan ve kendi de terapist olan bir kadın, kendi “otantik” halini yoga ile fark etmeye ve kucaklamaya başlamış. Hem işini yapış şeklini, hem yıllardır çift terapisi ile tedavi etmeye çalıştığı evliliğini bitirme, değiştirme, farklı yollar olma ihtimalini, kendi gerçeğini kucakladıkça bulmuş.

Hayatta kalmak değil yaşamak istiyorum…

Türkiye için çok iddialı bir cümle değil mi? Kadınlar için ise daha da iddialı!

Yüzyıllardır süregelen patriyarkal sistemin, yani ataerkil düzenin içinde ata kadınlarımızın yaptığı şey yaşamaktan ziyade hayatta kalmak olmuş. “Nasıl yapabilirim de bununla başa çıkabilirim?”

Bu da ancak düzenin kurallarına uyup sessiz, itaat eden, uyumlanan olarak, cefa çekerek, kan kusup kızılcık şerbeti içtim diyerek mümkün olmuş.

Ata kadınlarımız için başarı, finansal özgürlük, partnerini seçmek bile bir seçenek olarak önlerinde bulunmuyormuş. Bizler ise tüm bu seçeneklere sahip olan özgürlüğün öncüleriyiz. Bu özgürleşmede rol modelimiz, yol haritamız, el kitabımız yok. Onların oyunu “Nasıl başa çıkabilirim?”di; yani başına ne gelirse katlanma, “acı çekme”yi kabullenme, fedakarlık ve dayanabildiğin kadar dayanma.

Artık kendi emeğinin karşılığını talep edip, kazanıp, kendi istediği gibi yaşamak isteyen kadınlar olarak bizim oyunumuz ise “Nasıl daha iyi olabilir?”; yani büyüme, serpilme ve gelişme oyunu. Ve burada da bir kılavuzumuz olmadığı için arzularımızla temas etmekten başka bilgimiz yok. Arzularımızla temas da bedenimizde güvende hissederek başlıyor. İşte gardiyanları anlamak ve güvende hissetmek bu yüzden önemli.  Güvende hissetmeden keyif ve zevk hissetmeye alan açamıyoruz”

Neden daha çok kadınlar yoga yapıyor?

İşte tam da bu yüzden… Kendi gerçeğini duymak için, bedenleri ile temasta, arzuları ile temasta olmak isteyen kadınlar olduğu için. Bastırılan, ikincil olan, değersizleştirilen bedenler, kadın bedenleri olduğu için. Kadının bedeni ile temasa geçerek onunla barışmaya, onu kutsamaya ve dinlemeye daha çok ihtiyacı olduğu için.

Benim yolculuğum yoga ile değişmeye, dönüşmeye başladı. Kendimle yakınlaşmam, bedenimi hissetmem (bedenini hissetmeden hayatta kalmak mümkün, abartmıyorum), onu dinlemem ve onun sayesinde kendi arzularıma, gerçeğime yakınlaşmam mümkün oldu. Herkes için tek ve doğru yol budur diyemem. Benim geçmekte olduğum yol bu… Hissetmeye başladıkça ne istediğimi ve ne istemediğimi anlamaya başladım. Hissettikçe hem neşemi, hem acımı anladım. Birini yeğlemeden ve kovalamadan, hayatın bana getirdiklerini kucakladım. Böyle böyle gardiyanlarımı gördüm ve fark ettim. Onları fark ettim ama onların kararına göre ilerlemedim. O neşe, coşku ve keyfi bir kere hissedince, onların izini sürmeye başladım. Gardiyanlarımın refakati sadece kendimi daha iyi anlamam için artık… Korkuyorsam, endişeleniyorsam, geri çekiliyorsam dinliyorum, ve kendime soruyorum: Ben bunu nerde öğrendim ve neden böyle hissediyorum. Bu gerçek mi yoksa bana ait olmayan inanışların ve değerlerin duvarları mı? O duvarlar öyle çok ve öyle uzun ki… Özgürleşmek bir ömür alacak, biliyorum…

Özgürleşme çağrısı

Patriyarkal Stres Bozukluğu kitabının çağrısı bu. Hapishanelerimizi ve gardiyanlarımızı fark ederek kendi gerçeğimizi, altınımızı üstündeki tozları, çamurları kazıyarak bulmak, altından neşeyi, hazzı, arzuyu çıkarmak… Ve bu hiç kolay değil. Bunun için Dr. Rein’in sunduğu çeşitli araçlar var kitapta. En başta kendi deneyiminde, bedenine döndüğü yoga. 

Ben de yoga ile yürüyen, hatta yoga eğitmeni olarak başkalarının iyi hissetmesine eşlik eden biri olarak, yogaya biraz torpil yapıyor olabilirim. Ama diyorum ki bedeninizle temas etmenize yardımcı olacak her ne ise, onu bulun. Bu yürüyüş de olabilir, dans da, pilates de…Yeter ki yaptığınız şeyi yaparken bedeninizle temas edin. Ona hükmetmek, onu zorlamak, onu değiştirmek için değil, onu anlamak, dinlemek ve hissetmek için yapın.

Özgürlük, arzularımızı bedenimizle temas ederek izlemekte…

Özgürlük, keyfimizin kahyası olmakta…

Hayatta kalmaya çalışmayı bırakıp, yaşamaya başlamakta…

Özgürlük, hayatımız ona bağlıymışçasına neşemize tutunmakta.

Çünkü hayatımız, hayatlarımız ona bağlı….

Görsel: Photo by Brett Sayles from Pexels

* Güzel Sayılar Programı, Bekir Ağırdır

* Babaannemin ben çocukken asi ve söz dinlemez tavırlarım yüzünden bana taktığı lakap…

Kendine Ait Bir Şeyler…

0

Dijital Topuklar olarak, pandemi yüzünden evlerimize kapandığımız, her yıl 1 Kasım’da birbirimizi görerek, birbirimize dokunarak, sarılarak gerçekleştirdiğimiz zirvemizi sanal ortama taşıdığımız geçtiğimiz sene içinde, belki de bu gelişmelerin getirdiği izolasyonu telafi edebilmek için bir program çıkardık ortaya: Kendine Ait Bir İçerik Atölyesi.

Geçtiğimiz bahar aylarında “Ev Yapımı İçerik Atölyesi” olarak başlayan ve birçok kadınla bir araya gelmemize fırsat veren üç saatlik bu atölyeler, her seferinde mini bir “Dijital Topuklar” etkisi yarattı bizde… Her atölye sonunda mutluluktan ağzımız kulaklarımıza varırken, aldığımız yorumlar sayesinde gözlerimiz doldu.

Aradan aylar geçtikçe, yazan ve içerik üreten iki kadın olarak, bu atölyeyi “kadın olma” deneyimlerimizle de zenginleştirebilmek istedik. Bunun ışığında atölyemiz, Virginia Woolf’un meşhur “Kendine Ait Bir Oda”sına atfen, Kendine Ait Bir İçerik atölyesi adını alarak yoluna devam etmeye başladı. Yaklaşık altı haftada bir düzenlediğimiz atölyelerimiz hakkında buradan bilgi alabilirsiniz.

Yakın zamanda, içerik üretimi konusunda derinleşmek ve kendi yolunu bulmak isteyenlere eşlik ettiğimiz “Kendine Ait Bir Mentor” programımızı başlattık.

Kendine ait içeriğini oluşturmayı isteyen herkese açık olan bu programda, Dijital Topuklar kurucuları Elif Doğan (@blogcuanne) ve Perihan Çıragöz (@uykusuzanneler ve @perihanciragoz) olarak 10 yıllık sektörel deneyimlerimizi katılımcılarla paylaşıyoruz.

Nereden, nasıl başlayabileceğini, nasıl devam edeceğini merak eden herkesin katılabildiği bu programda, Instagram hesaplarınızı sizinle birlikte ele alıp, size uygun ve size özel, “kendinize ait bir” yol haritası çıkarmanıza yardımcı oluyoruz.

Her hafta verdiğimiz “ödevler” ile kendi özgün içeriğini yaratma çabasında olanlara eşlik ederek yolculuğu verimli, keyifli ve iyileştirici bir hale getirmeyi amaçlıyoruz.

Yolu yürüme ve kendi yolunu bulma cesareti arayan herkes bu programa başvurabilir. Ayrıntılı bilgiyi iletisim@dijitaltopuklar.com‘dan alabilirsiniz.

Dijital Topuklar olarak, kadınların kendilerine ait bir şeyler yapma ve yaptıklarına sahip çıkmalarını önemsiyor, bu alanda fikir üretmeye devam ediyoruz. Eylemlerimiz devam edecek 🙂

Feminizm Karşıtı Kadınlara Karşı Olan Kadınlar Hakkında Karışık Hisleri Olan Kadınlar

0
Aşağıdaki metin Dijital Topuklar için Ezgi Özkök Sefer tarafından Jenny Lawson’ın “Women Who Are Ambivalent About Women Against Women Against Feminism” başlıklı yazısından çevrilmiştir. Lawson, Türkçeye “Hiç Olmamış Gibi Yapalım” adıyla çevrilen ve New york Times Çok Satanlar listesine birinci sıradan giren “Let’s Pretend This Never Happened” kitabının da yazarıdır. 
Ezgi Özkök Sefer, bir sivil toplum kuruluşunda Kaynak Geliştirme ve İletişim Direktörü olarak çalışıyor. Kızının doğumundan beri, ondan öğrendiği bebek adımlarıyla hayatını dönüştürüyor ve bu hikayesini kendi bloğu ve instagram hesabında paylaşarak yalnız olmadığımızı hatırlatmak için çabalıyor.

 

Eveeet! Bu aralar “Feminizme Karşı Kadınlar” (Women Against Feminism) adlı blog sitesi çok konuşuluyor. Kadınların “Feminizme ihtiyacım yok çünkü…” pankartları taşıdıkları fotoğraflardan oluşan bir blog. Feminizme ihtiyaç duymamalarının sebeplerinden bazıları parodi gibi (“Kocam olmadan bu sıçtığım kavanozları nasıl açmamı ve ağır eşyaları nasıl kaldırmamı bekliyorsunuz ki?”), bazıları ise (“Erkeklerle eşit olduğumu kanıtlamak için vücut kıllarımı uzatmak zorunda değilim.”) “Dünyadaki hangi feminizm tanımını buldunuz ve okudunuz” diye sorgulatıyor.

Bunları ilk gördüğümde ben de “…… ‘na ihtiyacım yok çünkü” yazan, kafa karıştırıcı pankartlar taşıyan insanlarla bir blog sayfası mı açsam diye düşündüm. Şöyle yazılar mesela:

Kitaplara ihtiyacım yok çünkü KİTAPLARI KİMLER YAZDI BİLİYOR MUSUNUZ? MESELA HİTLER, HİTLER BİR KİTAP YAZDI. TEŞEKKÜRLER, ALMAYAYIM NAZİLER!

Paraya ihtiyacım yok çünkü ÇEK DEFTERİM VAR, YAVŞAK!

Havaya ihtiyacım yok çünkü HAVANIN ÇOK BÜYÜK BİR KISMI OSURUK. BEN OSURUK SOLUMUYORUM, SİZ SOLUYUN.

Ama sonra yeni bir blog açmaya üşendim; ayrıca bütün bunların biraz da saçma olduğunu düşündüm. Aslında konu şu kadar basit: Kadın ve erkeklerin politik, sosyal ve ekonomik olarak eşit haklara sahip olması gerektiğini düşünüyor musunuz? O zaman muhtemelen siz de feministsiniz. Bu konunun milyonlarca alt başlığı var, onu anlıyorum. Dallı budaklı bir konu. Nasıl tek bir çeşit Hıristiyan veya Müslüman, tek bir çeşit kadın veya erkek yoksa yalnızca bir çeşit feminist de yok. Yani baktığınızda, tek bir çeşit köpek balığı bile yok. Bazıları zararsız ve arkadaş canlısı. Bazıları ise hortumların içine çekilir ve 90210 dizisindeki o adam havayı bombalarla düzeltene kadar, insanların yüzünü acımasızca paramparça eder. (Spoiler uyarısı!) Konu şu ki, köpek balıkları, aynı feministler gibi, mükemmeller ve faydalılar; dünya onlar olmadan daha kötü bir yer olurdu. Ek olarak, son derece eğlenceliler ve her ne kadar o tatlı fok balıklarını yedikleri için bazen yavşak olduklarını düşünseniz de, “Köpek Balığı Haftası” geldiğinde yine de “Vay canına, şuna bak” diye bağırırsınız. Sanırım köpek balıkları kötü bir benzetme oldu. Bir daha deneyeyim.

Feministler arılar gibidir. Çok sevimlidirler ve uçarken flu görünebilirler ama insanlar onlardan kaçarlar çünkü arıların aslında sadece dünyayı daha iyi bir yer haline getirmeye çalıştıklarını anlamazlar. Arılar olmadan sıçardık. Cidden. Ve evet, bazı arılar yavşak ve belki de içlerinden bir tanesi büyük büyük amcanızı öldürdü; bazıları var ki bir anda çılgınca davranmaya başladılar ve siz şaşkınlık ve korkuyla izlediniz fakat en nihayetinde şunu fark edersiniz ki, iyi arılar da var kötü arılar da ve siz hangi balı yiyeceğiniz konusunda seçici olabilirsiniz. Bu arada çiğ bal yiyin lütfen! Çok daha sağlıklı. Bu son kısım benzetmenin bir parçası değil tabii ki. Sadece arıcılık yapmış olan büyük büyük babamdan güzel bir tavsiye. Ayrıca arılar gibi feministler de yenmeye uygun olmayan bir sıvı salgılarlar ve dumandan kolayca dikkatleri dağılabilir.

Odağımı kaybettim.

Yok yok bekleyin, tekrar odaklanıyorum.

Feminizm doğası gereği iyidir. Biliyorum, mükemmelin yanından bile geçmiyor ve hala üzerinde çalışılması gereken kısımları var ve bazen her şeyin içine sıçılıyor ve her şey bir anda geri gidiyor ve berbat oluyor ama tüm bunlar “feminizmin”, uğruna savaşmaya değer olmadığı anlamına gelmiyor. Şimdi geri gidin ve “Feminizm”i “İnsan Irkı” ile değiştirin. Böyle işe yarıyor, değil mi? Çünkü feministler insandan yapılmışlardır. Erkekler ve kadınlardan. Aslına bakarsanız, benim favori feministlerimden biri Sir Patrick Stewart.

İşte bir feminist böyle görünür.
(Pankart: Kadın ve kızların haklarını savunun, Uluslararası Af Örgütü)

Patrick Stewart bir feminist. Annesi bir dokuma tezgahında haftada 40 saat çalışarak 3 pound 10 shilling (yaklaşık 30,6 TL) kazanıyor. Ayrıca bir istismar kurbanı. Patrick de ev içi şiddetle mücadele savunucusu. Devamı şu videoda.

Feminist olmamayı seçemezsiniz demiyorum ama ne seçtiğinizin farkında olun. Bir grup hakkında o grubun en radikal inançlarını baz alarak bir karar vermeyin. Kesişimsellik (kadınların sosyal konumlarının cinsiyetleri dışında sınıf ve etnik kökenleri tarafından da etkilendiğini savunan görüş), ırk, cinsiyet, sömürgecilik, patriyarka ve erkek özgürlüğü gibi konularda derinlere inerseniz ve bunlarla ilgili sizi zorlayan düşüncelere maruz kalırsanız hemen savunmaya geçmeyin. Sadece dinleyin. Bazıları size de mantıklı gelecek. Bazıları hiç mantıklı gelmeyecek. Bazıları ise hayatınızın başka bir döneminde, farklı bir insan olduğunuzda mantıklı gelmeye başlayacak. Bazıları hakkında hayatınız boyunca fikriniz değişecek ve o sırada dünya da değişmiş olacak. Bazıları saçmalığın daniskası. Bazıları çok gerçek. Ama hepsi dinlemeye değer.

Vee, şimdi karar verin bakalım. Feminist misiniz? Evet mi hayır mı? Bu arada cevabınızla ilgili hiç endişe etmeyin çünkü yarın kendinizi bu konuda yine bir seçim yaparken bulacaksınız. Ve hayatınızın geri kalanında bu her gün olacak.

Benim için bu sorunun cevabı evet, evet ben bir feministim (olduğum başka bir sürü şeyle birlikte). Eşitliğe inanıyorum ve bence bu konuda daha yapmamız gereken işler var. Şu anda sahip olduğum özgürlüğüm ve haklarımı bana vermek için geçmişte uğraşmış olan tüm kadın ve erkeklere minnettarım ve dünyayı kızım için (ve bu dünyayı paylaşacağı tüm kadın ve erkekler için) daha iyi ve güvenli hale getireceğine inandığım bu hareketin bir parçası olduğum için onur duyuyorum. Geldiğimiz nokta için mutluyum ve artık yalnızca heteroseksüel beyaz kadınlara odaklanmayan feminist konuların da daha fazla farkında olduğumuz için memnunum, her ne kadar bu konularla yüzleşmek bazen acı verici olsa da… “Feminizme Karşı Kadınlar” bloğu var olduğu için de mutluyum. Orada yazan birçok şeye katılmasam da o kadınların fikirlerini duyurabilecekleri bir platform olduğu için mutluyum. Mutlu olmamın bir diğer sebebi de şu, feminizm karşıtı argüman ve yanlış algıları bilirsek bu noktaları daha iyi adresleyebiliriz. Ya da bu fikirlere katılabiliriz. Ya da göz ardı edebiliriz. Ya da kızlarımız ve oğlanlarımızla bu konuları konuşur, tartışır ve onların kendileri için verecekleri kararları bilgi sahibi olarak vermelerini sağlayabiliriz. Size bağlı.
Hepimiz fikrimizi ifade etmeyi eşit derecede hak ediyoruz. En nihayetinde, feminizm tam da bunun için var.*

* Belki de bunun için değildir. Köpek balığı benzetmesi kötüye gidince biraz kafam karıştı.

Photo by Markus Spiske from Pexels