Ana Sayfa Blog
0

“Uyandığında kırmızıydı. Kızarmış ya da güneşten yanmış değildi, dur işaretinin o kesif kırmızı rengini almıştı. İlk önce ellerini gördü. Gözlerinin önünde tutup, gözlerini kısarak ellerine baktı. Birkaç saniye elleri, kirpiklerinin gölgesinde ve tavandan gelen yoğun beyaz ışıkta siyah gibi göründü. Sonra gözleri alışınca, yavaş yavaş geçti göz aldanması. (…) Yirmi altı yıllık yaşamı boyunca elleri bal rengine çalan bir pembelikte olmuştu, yazları koyulaşıp altın bronz bir renk alırdı. Şimdi ise taze kan rengindeydi.”

Çok uzak olmayan bir gelecekte, ABD’de suçlar kategorize edilerek, suçlular işledikleri suçun niteliğine göre deri renklendirme işlemine tabi tutularak cezalandırılır. Hapishaneler boşalmıştır ancak mahkûmiyet sosyal yaşama inmiştir. Kürtaj, cinayetle eşanlamlıdır ve yasaktır. Yasa dışı yollardan kürtaja erişebilen kadınlar, yakalanmaları halinde birinci sınıf suçlularla aynı muameleye tabi tutularak cezaları süresince kırmızı olmaya mahkûm edilir.

Uyandığında, Elizabeth Hannah Payne’nin deri renklendirme işlemine tabi tutulduktan sonra bir ay boyunca gözetim altında kalacağı hücrede ayılmasıyla başlar. Geçen bir aylık süre Hannah için hem on altı yıl boyunca kırmızı olarak yaşamak zorunda olduğu gerçeğini kabullenmeye başlamasının hem de kendisiyle ve sevdikleriyle yüzleşmesinin önünü açar. Hannah’nın annesi ve babası, nüfusun büyük çoğunluğu gibi çağın dinî kabullerine koşulsuz razıdır ve Hannah ile ablası Becca’yı bu kabullerle yetiştirmiştir. Hannah içinde bulunduğu duruma itiraz etse de kürtaj yaptırarak kendi bebeğinin canına kastettiği fikrini reddedebilmesi hiç kolay olmaz. Ancak Hannah’nın günahı (!) bununla da sınırlı değildir, o aynı zamanda evli bir adamla ilişki yaşayarak ondan hamile kalmıştır. Bu bebeği doğurmanın imkânsızlığıyla yüzleşen Hannah, meselenin tüm zorluklarını üstlenerek gizlice kürtaj yaptırmaya karar verir. Kitapta Hannah’nın nasıl yakalandığıyla ilgili detaylı bir anlatıma rastlanmaz. Bunu yazar Hillary Jordan’ın bilinçli tercih ettiği düşünülebilir. Bununla, yasağa rağmen kadınların bir yolunu bularak kürtaj yaptırmaya devam edeceklerini ve yasağın yalnızca meselenin sonuçlarını daha da ağırlaştıracağını vurgulamak istemiş olabilir.

Gözetimde geçirdiği süre sona eren Hannah’nın ailesinin yanına dönme şansı kalmadığından sevdiği adamın ona uygun gördüğü Doğru Yol Merkezi’ne sığınır. Çünkü dışarısı renkliler için tehlikelerle doludur. Öldürülüp yol kenarına atılan, şiddet gören, tecavüze uğrayan renklilerin kim tarafından ve neden bu tür muamelelere maruz kaldıkları soruşturulmaya değer bulunmaz. Doğru Yol Merkezi ise tüm sakinleri için ikincil travmaların yeridir. Burada kadınların hiçbirinin adı yoktur, her biri birer “Yürüyen”dir. Buradaki kadınlar erken yatıp kalkmak zorundadır; azar azar yerler; kalan zamanlarındaysa merkezin ihtiyaçlarını gidermek için yetenekleri ölçüsünde üretimde bulunurlar ve çokça ibadet ederler. Ancak kürtaj yaptıranların bağışlanabilmesi için ödemesi gereken başka bedeller de vardır: Aydınlatıcılar eşliğindeki tasavvur seanslarında kendi diktikleri bebeklerle, hayatta olsalardı onları nasıl bir geleceğin beklediğine dair konuşmalar yapmaya ve doğmamış çocuklarından özür dileyip kendilerini affetmesini istemeye zorlanırlar.

Hannah’nın kurtuluşu ise kendilerine Kasımcılar adını veren radikal bir örgüt sayesinde olur. “Yaşamın Kutsallığı Yasası”nı protesto eden bu örgüt, kadınları özgürleştirmek adına merdivenaltı kürtaj yapmaktadır. Örgüt, Hannah’nın yakalandıktan sonra kendisine kürtaj yapan doktoru ele vermemesi nedeniyle ona yardım etme kararı almıştır. Yol uzun ve tehlikelerle dolu olsa da Hannah’nın bir renkli olarak damgalanmaktan kurtulabilmesi ve kendi yoluna gidebilmesi için vazgeçilmezdir. Bundan sonrası Hannah’nın (Merkez’den arkadaşı) Kayla ile hem birbirlerine hem hayata tutunmalarının mücadelesidir. Ailesiyle, sevdiği adamla, içinde doğup büyüdüğü topluluğun değerleriyle yüzleşen Hannah, kendini bu uzun ve sancılı dönüşümü boyunca yeniden keşfedecektir.

Kadın bedeni, konunun muhatabı dışarıda bırakılarak, pek çok kadının da dâhil olduğu devasa kalabalık tarafından üzerine söz söylenen, denetlenen, sınırlandırılan ve tasarrufta bulunulan meselelerin başında gelir. Kürtaj ise kadın bedenine ilişkin tüm bu pratikleri açıkça gözlemlemeye imkân tanır. Hiçbir doğum kontrol yönteminin yüzde yüz koruma sağlayamayacağı göz önünde bulundurulursa istenmeyen gebeliklerin önlenmesi için kürtajın bir gereksinim olduğu kavranabilir.

Ancak kürtaj dünya üzerinde pek çok ülkede anne ile ceninin karşı karşıya geldiği bir mesele olarak ele alınmaya devam ediyor. Yaşama hakkına sahip olmak için annelerinin iki dudağının arasından çıkacak kararı bekleyen masum ceninler ile iffetsiz, vurdumduymaz kadınlar meselenin tarafları olarak tartışmalarda konu ediliyor. Oysa meseleye etraflıca bakıldığında, devletlerin kürtaja ilişkin tutumunun nüfus politikalarıyla yakından ilgili olduğu görülebilir. Sözgelimi genç nüfusunun önemli bir çoğunluğunu savaşta yitirip yaralarını sarmaya çalışan yeni Türkiye’de de 1965 yılına kadar hem kürtaj hem de doğum kontrol yöntemlerinin kullanılması yasaktır; ancak “geçiş dönemi” olarak adlandırılan 1965-1982 yılları arasında kürtaj hâlâ yasak olsa da doğum kontrol yöntemlerinin kullanılması serbesttir. Böylelikle İkinci Dünya Savaşı sonrası dünya genelinde yaşanan nüfus patlamasından Türkiye’nin de payına düşeni aldığı söylenebilir. Doğum kontrol yöntemlerinin nüfus artış hızını azaltmadaki yetersizliği ve merdivenaltı kürtajın hız kesmeden devam etmesi ise 1983 yılında yürürlüğe giren 2827 sayılı kanun yoluyla kürtajın yasallaşmasına olanak tanımıştır.

2012 yılında dönemin başbakanının “Kürtaj cinayettir, her kürtaj bir Uludere’dir!” çıkışının üzerine (özellikle) devlet hastanelerinde de facto/ fiilî bir kürtaj yasağının işletildiği biliniyor. Yine aynı dönem hazırlanan bir torba yasayla kürtajın ilk dört hafta ile sınırlandırılacağı gündeme gelse de, uygulama hayata geçirilmemiş; ancak kazanılmış haklarımızın her an geri alınabileceği hissini derinden kavramamız sağlanmıştır. (Türkiyeli feministlerin bir kısmının da dâhil olduğu) feminist gündem, bir süredir kürtajın hak temelli savunulmasını sorunlu bularak başkaca adlandırmalar yapmak gerektiğinden söz ediyor. Hem bu söylemler akademinin çeperlerinin dışına çıkarılamadığından hem de muhtemel alternatif adlandırmalar üzerine yürütülecek tartışmalar, gündelik hayatta kürtaja erişebilmenin zorluklarını ortadan kaldıramayacağından kürtajın ne şekilde savunulduğu/ adlandırıldığı bir tarafa bırakılarak çok daha hayati bir mesele olarak kavranması gerekliliği ortaya çıkıyor.

Yapı Kredi Yayınları’ndan çıkan Uyandığında, son derece titiz bir son okumaya ve nitelikli bir çeviriye sahip. Bana kalırsa feminist distopya olarak da adlandırılabilecek Uyandığında, yalnızca edebiyat okurlarına değil, feministlere de böyle karanlık bir geleceğe uyanmak zorunda olmadığımız günlerde de kürtaj meselesi üzerine düşünmeye ve daha çok söz söylemeye çağrıda bulunuyor.

Modern Zaman Ebeveyni, Ah Şu Romantik Canlı

0

Okuduğum kitapta böceklerin yavrularına bakım vermediklerini, yavrunun dünyaya geldiği andan itibaren dünyadaki tehlikelere karşı tek başına olduğunu anlatıyor ve diyordu ki, “belki de böcekler bu sebeple çok yavruluyorlar. Eğer çok yavru olursa, birkaçının hayatta kalma ve soyun devamı ihtimali artıyor.” Öte yandan keçi, fare ve geyik gibi insan da yeni doğan yavrusuna belirli bir süre bakım veriyor. Fare çocuklarına av stratejilerini, geyik güvenli göç yollarını, kuş uçmayı öğretiyor. Anne-yavru arasında devam eden bu sürecin amacı yavruyu yaşama hazırlamak ve onun hayatta kalma şansını arttırmak. Hayvanlarda yavru bakımı, yavru başının çaresine bakacak duruma geldiğinde kesin bir şekilde bitiyor ve yeni genç hayata atılıyor.

Kitabı okurken bizi -modern insanı- düşünmeden edemiyorum. Toplumlar modernleştikçe insanların daha az çocuk sahibi olmasını mesela. Tüm ilgi, sevgi, kaynak ve dikkatimizi az sayıdaki evladımıza verdiğimizde onların daha iyi bir yaşam sahibi olmasını (hayatta kalmasını) sağladığımız düşüncesiyle mi az ürüyoruz? Peki modern insanda yavru bakımı neden bir türlü bitemiyor? Yirmi yaşındaki çocuğunun sırtına bez koyan, yetişkin çocuğuna tencereyle yemek taşıyan, üniversite öğrencisi çocuğunun durumunu konuşmak için hocasına giden ebeveynler…

Bu soruların cevapları beni aşıyor elbette, sosyologlar, antropologlar dururken. Merakım baki, başka bir konuya kayıyor dikkatim. Hayvanların çocuklarına bakım verdikleri süre boyunca tek amaçları onların hayatta kalma becerilerini geliştirmek: kendini avcılardan nasıl korur, hangi bölgeler güvenlidir, yiyecekler rakip hayvanlardan nasıl gizlenir? Son derece hedef odaklı ve gerçekçi bir süreç. Modern ebeveyne bakıyorum sonra: kendime, size ve diğerlerine. Aklıma kısa bir süre önce bir tanıdığımla yaptığım sohbet geliyor. Kızımla yaşıt çocukları olan tanıdığım diyor ki “O kadar kapalı yaşıyorlar ki pandemi sebebiyle, biraz dünyadan haberleri olsun diye Grammy ödüllerini izlettim geçen gün.” Dinlerken dikkatimi çekmeyen bu sohbet, sonrasında zihnimde uzun uzun yankılanıyor. Biz büyük bir yanlış yapıyoruz. Çocuklarımızın yabancı dil, enstrüman çalma, spor, kodlama, satranç, dans öğrenmesi için yırtınıyor; Prof. Dr. Acar Baltaş Hoca’nın dediği gibi zekanın sadece bir özelliği olan hafızaya dayanan sınavlarda yüksek not almalarını başarı göstergesi sayıyoruz.

Şimdi gözlerimizi kapatıp manzaraya farklı bir yerden bakalım. 2019 yılı temmuz ayında, yani çok değil bir buçuk yıl kadar önce yaşadığımız dünya nasıldı? Konserlerde, restoranlarda, tiyatro salonlarında omuz omuza insanlar; çocukları sabah servise yetiştirme telaşı, hınca hınç pazarlarda ve AVM’lerde alışveriş, uçak ve otobüs yolculukları, kalabalık tatiller. “Bir gün bilinmeyen bir hastalık çıkacak ve evlere kapanacaksınız, çocuklar okula, siz işe gidemeyeceksiniz, üç kişi yan yana olmaya hasret kalacaksınız!” deseler inanır mıydık?

Biz, “modern insan”. İnsanlık tarihinde yaşanan acı ve felaketlerden muaf olduğunu zanneden, geleceğin sadece zihninde canlandırdığı şekilde olabileceğini düşünen ve ötesini hayal edemeyen cahil canlı. Yavrusu birkaç yabancı dil konuşur, iyi okullardan diplomalar alır ve sosyal-sanatsal-sportif becerilerini geliştirirse hayatta başarılı ve mutlu olacağını düşünen naif canlı.

Size büyük yanlışımızı anlatayım mı? Geçen akşam Interstellar’a denk geldim, birkaç yıl önce oynayan güzel bir bilim kurgu. Gelecekte geçen hikayede baba, çocuklarının durumunu görüşmek için okula gidiyor ve öğretmenden oğlunun üniversiteye gitmeyecek şekilde yönlendirileceğini öğreniyor. Kendisi mühendis olduğu için çocuğunun çiftçi olması gerektiğini savunan öğretmene çok sinirleniyor. Öğretmen sakince şunları söylüyor babaya: “Bizim daha fazla mühendise değil çiftçiye ihtiyacımız var. İnsanların ihtiyacı olan şey yiyecek; televizyon değil.”

Birkaç yıl evvel büyük salgınları anlatan filmleri keyifle, büyük bir ütopyaymış gibi izleyen insan değilim ben artık. Duyduğum bu cümle beni derinden sarsıyor ve düşünüyorum. Gelecek gerçekten de bizim düşündüğümüz gibi mi olacak? Yapay zekanın evlerimizi yönettiği, hayatı kolaylaştırdığı, yedek parça organların üretilip insan ömrünün uzayacağı ve bambaşka mesleklerin icra edileceği bir geleceğimiz olacağından emin miyiz? Yoksa iklim değişikliği yüzünden gittikçe kuraklaşan, kıtlıkla, açlıkla, felaketlerle boğuşan bir dünya mı var gelecekte? An itibariyle her şeyimizi ilk senaryoya yatırıyoruz. Çocuklarımızı o dünya için hazırlıyor, o dünyada hayatta kalacak şekilde yetiştiriyoruz. Ya o dünya hiç var olmayacaksa? Ya çocuklarımızın hayatta kalmak için toprağı, suyu, bitkileri, güneşi, yağmuru bilmeleri gerekiyorsa? Ya toprağı beceriyle ekip biçmeleri, hangi iklimde hangi bitkinin yetişeceği konusunda uzman olmaları gerekiyorsa? Ya kısıtlı kaynaklarla yaşamak zorunda kalacakları için örneğin pancarın hem yaprağını hem kökünü nasıl değerlendireceğini, pancardan kaç çeşit yiyecek yapabileceğini, yemekten kalan artığın hayvanlara nasıl yem yapılacağını bilmesi gerekiyorsa? Ya yer altı suyu nasıl bulunur, yağmur suyu nasıl toplanır, su tekrar tekrar nasıl kullanılır bunu bilmek hayati olacaksa? Ya saf ebeveynleri gibi fay hattı üzerine kurulmuş, sular yükselince yok olacak deniz kenarı şehirlerde değil de dağlarda tepelerde bir yaşam inşa etmesi gerektiğini bilmesi gerekiyorsa? Teknolojik aletler olmadan yön bulması, kendisini ve ailesini sıcak tutması, hastalanan sevdiğine bitkilerle nasıl yardımcı olabileceğini bilmesi gerekiyorsa? Asıl gereken hayvanlarla, bitkilerle bölüşerek, beraber yaşamayı bilmekse ne olacak?

Bu düşüncelerle boğuşurken “Bal Ülkesi” diye bir film izliyorum. Dağ başında yaşlı annesiyle beraber yaşayan ve tüm geçimini arıcılık yaparak sağlayan bir kadının hikayesi. Bir gün yandaki araziye kalabalık bir aile yerleşiyor ve onlar da arıcılık yapmaya başlıyorlar. Kahramanımız bal hasat etme zamanı geldiğinde yeni arıcı olan komşusuna diyor ki “Balın tamamını almayacaksın, balı arılarla bölüşeceksin, yoksa sen de aç kalırsın, arılar da”. Aç gözlü komşu onu dinlemiyor ve daha çok kazanç için balın tamamını alıyor. Sonuçta hepsi aç kalıyorlar.

Çocuklarımıza bu anlayışı öğretiyor muyuz? Onlara (toplumsal düzenin dayattığı kız-oğlan ayrımı olmadan, çünkü yaşam var olma savaşında cinsiyete bakmıyor) kendilerine kıyafet dikmeyi, örgü örmeyi, evdeki ufak tamiratı yapmayı, turşu kurmayı, yoğurt mayalamayı, sirke yapmayı öğretiyor muyuz?

Bana sorarsanız, amacımız diğer tüm canlılar gibi, çocuklarımızın hayatta kalma şanslarını arttırmak ve rahat bir yaşam sürmelerini sağlamaksa etraflıca düşünmeye başlamamız gerekiyor. Modern zaman ebeveyni de yavrusu da modern dünyanın aniden geçmişte kaldığı bir senaryoda hayatta kalamayacak. Ben bunun olmayacağından emin değilim. Bir anne olarak geleceğin nasıl şekilleneceğini bilemesem de ihtimalleri düşünüp, yavrumun bilgi ve becerilerini ona göre arttırma şansım var. Sadece okul başarısı, yabancı dil, dans, yoga ve kodlama ile olacak iş değil, bunu görüyorum. O yüzden atalarımızın öğrenerek büyüdüğü her şeyi, önce kendim öğrenip sonra çocuğuma öğretmeye niyetliyim. Bu yazıyı sevgiyle uzatılmış dostça bir tavsiye olarak okumuş olmanızı ve “en akıllı canlı biziz” yanılsamasından tez zamanda kurtulup, fareler kadar bilge olabilmemizi dilerim.

Photo by Magdaline Nicole from Pexels

1 Kasım’a Doğru Geri Sayarken…

0

Dijital Topuklar’ın altıncısı, bu yıl da yine 1 Kasım’da, ilk kez hibrit olarak gerçekleşecek. #sahipçık teması adı altında, Bedenine, Hikâyene, Eğitime, Haklarına, Hayallerine, Siyasete, İçeriğine sahip çık diyeceğimiz zirvemizin ayrıntıları zirve sayfamızda.

Bu yazımızda, her yıl bu zamanlarda aldığımız Sıkça Sorulan Sorular’ın bir derlemesini yapmak istedik.

Dijital Topuklar neden 1 Kasım’da oluyor?
Çok karışık bir sebebi yok aslında… İlk yola çıktığımız yıl, uygun olan gün 1 Kasım’dı. Ondan bu yana, hafta içi de olsa, hafta sonu da, hem akılda kalması açısından, hem de bir nevi “1 Kasım Dijital Topuklar Günü” yaratmak istediğimizden, tarihimizden vazgeçmedik. 1 Kasım’ın hafta içine rastlamasının, tam gün çalışan ve izin alamayan kişiler için sorun yarattığını biliyoruz. Aynı şekilde, hafta sonları da çocuklarını bırakamayan ebeveynler için sorun olabildiğinin farkındayız. Dolayısıyla, hafta arası izin alabilenlerin gelebilmesini (ya da, daha da iyisi, bunu bir “eğitim/seminer gerekçesi olarak görmelerini), hafta sonuna denk gelmesi halinde gerekirse çocuklarıyla birlikte gelebilmelerini umuyoruz. Yaşasın 1 Kasım Dünya Dijital Topuklar Günü!

Neden biletli bir etkinlik?
Dijital Topuklar bir sivil toplum kuruluşu değil, iki girişimcinin ortaklaşa yürüttükleri, yüksek maliyetli bir girişim. Her ticari girişim gibi faaliyetlerine devam edebilmesi için bir gelir modeli olması gerekiyor; ancak bunu, ana eksenimize “fayda”yı koyarak yapıyoruz. Ayrıca her yıl bilet gelirlerimizin bir kısmını belirli STK’lara bağışlıyoruz. Geçmişte Kadın Cinayetlerini Durduracağız Platformu ve ALİKEV’i desteklemiştik; bu yıl da, her konuşmacımız adına, onların seçeceği bir STK’ya bağış yapacağız.

Konularınızı ve konuşmacılarınızı nasıl belirliyorsunuz?
Her yıl, konuşmak istediğimiz konuları bir tema etrafında topluyoruz. Geçmişte #beniseviyorum, #tutkunubul, #cüretet ve #gücünügör demiştik; bu yıl da #sahipçık’acağız. Konuşmacılarımızın, belirlediğimiz konuları farklı bakış açıları ile en anlamlı ve fark yartacak şekilde konuşabilecek kişiler olmasına özen gösteriyoruz.

Online Bilet ile Mekanda Bilet arasında ne fark var?
Online bilet size 1 Kasım’da etkinliği dilediğiniz yerden seyretme imkânı veriyor; ayrıca sonrasında, size özel gönderilecek şifreyle YouTube kanalımıza yüklenecek videoları da dilediğiniz zaman ve dilediğiniz kadar seyredebiliyorsunuz. Mekanda Bilet, adı üstünde, etkinliğimizi o gün mekanda seyretmenize fırsat tanıyor. Online biletlerimiz 1000 kişiyle sınırlı, mekan ise -pandemi önlemlerinden dolayı yarı kapasiteyle sınırlı olduğundan- 317 kişiyi geçemiyoruz; dolayısıyla mekan biletleri daha çabuk tükenebilir.

Tüm içeriğe ve konuşmacı listesine nereden ulaşabilirim?
Zirve sayfamızdan: zirve2021.dijitaltopuklar.com

Dijital Topuklar’ı duyuyorum ama arkasında kim var bilmiyorum. Kimsiniz?
Dijital Topuklar’ın iki yarısı var: BlogcuAnne.com blogunun yaratıcısı Elif Doğan ve UykusuzAnneler.com platformunun kurucusu Perihan Çıragöz. 10 seneden fazla bir süre önce, annelik üzerinden yazıp çizerken karşılaşan Elif ve Peri, bundan 6 sene önce bir araya gelip bu platformu kurdular ve ondan bu yana her yıl 1 Kasım’da belirli bir tema altında bir araya geliyor ve getiriyorlar. Geçmiş zirvelerimizi, sayfanın üst kısmındaki “Zirve” bölümünde inceleyebilirsiniz.

Dijital Topuklar bir kadın etkinliği değil mi? Neden erkek konuşmacı var?
Dijital Topuklar, her ne kadar dijitalde var olan kadınları ve kadınların dijitaldeki temsillerini konuşmak üzere yola çıkmış olsa da, tüm içeriklerini feminist bir bakış açısıyla ve toplumsal cinsiyet eşitliği ekseninde yürüten bir platform. Bu dünyada sadece kadınlar olarak yaşamadığımız için, halihazırda içinde bulunduğumuz sorunları tek başımıza yaratmadığımız ve tek başımıza da çözemeyeceğimiz için etkinliklerimizi sadece kadınlar üzerinden kurgulamıyoruz. bell hooks’un da dediği gibi “Biz kadınların gücümüzü erkeklerin olmadığı, erkeklerle bağımızı inkâr ettiğimiz bir dünyada bulacağımız kurgusu, yanlış bir feminizm kurgusudur. Hayatımızda erkeklere ihtiyaç duyduğumuzu, istesek de istemesek de erkeklerin hayatımızda olduğunu, erkeklerin ataerkiye karşı çıkmasına ihtiyaç duyduğumuzu, erkeklerin değişmesine ihtiyaç duyduğumuzu konuşabildiğimiz zaman gücümüzü tam anlamıyla elde etmiş oluruz.”*

Çocuğumla/bebeğimle gelebilir miyim?
Evet, gelebilirsiniz. Tek endişemiz sahnedeki ses ve ışığın zaman zaman bebekleri/küçük çocukları rahatsız edebilme ihtimali… Bunun dışında, çocuğunuzla geldiğiniz için kimsenin rahatsız olmayacağı ve hatta normalin üzerinde yardım alabileceğiniz konusunda sizi temin ederiz.

Mekânda pandemi önlemleri nasıl?
Girişte aşı sertifikası ya da son 48 saat içinde yapılmış negatif PCR testi isteyeceğiz. Salon yarı kapasiteyle (317 kişi) sınırlı olacak; birer boşluk bırakarak oturulacak. Salona yiyecek/içecek girişi olmayacak; fuayede ikram yapılmayacak; katılımcılar Süleyman Seba Kültür Merkezi’nin kafesinden yiyecek/içecek satın alabilecekler. Etkinlik boyunca gerek salon, gerek fuayede maske kullanımı zorunlu olacak.

Yeme içme seçenekleri nedir?
Geçmiş yıllardan farklı olarak, Sağlık Bakanlığı’nın pandemi önlemleri kapsamında, bu sene yiyecek-içecek ikramı olmayacak. Katılımcılar Süleyman Seba Kültür Merkezi’nin kafeteryasından yiyecek-içecek satın alabilecekler.

Etkinliğe katılamayacağım ancak destek olmak istiyorum, ne yapabilirim? 
Askıda bilet satın alabilirsiniz. Üniversite öğrencilerini önceliklendirmekle birlikte, bilet ücretini karşılamakta zorlanan izleyicilerimize kontenjanımız doğrultusunda askıda bilet veriyoruz.

Gönüllü olmak istiyorum, ne yapabilirim?
Etkinliğimizin profesyonel bir organizasyon şirketi tarafından üstlenilmekle birlikte her yıl gönüllülerden de destek alıyoruz. Gönüllülük hakkında daha fazla bilgi almak isterseniz bize yazın: iletisim@dijitaltopuklar.com.

Sponsorluk konusunda nasıl ilerleyebiliriz? 
iletisim@dijitaltopuklar.com‘a yazabilirsiniz. Dijital Topuklar’ın ilkeleriyle bağdaşan, bağımsız içeriğinin daha geniş kitlelere ulaşmasını desteklemek isteyen markalarla işbirliği yapabiliyoruz.

Sponsor olmayacağız ancak destek olmak istiyoruz, ne yapabiliriz?
Toplu bilet satın alabilirsiniz. Kurumsal toplu bilet alımlarında indirim yapıyoruz. Ayrıntılı bilgi için bize yazın: iletisim@dijitaltopuklar.com.

O gün katılamayacağım, askıda bilet de alamayacağım ama uzaktan verebileceğim bir destek var mı?
Mutlaka vardır. Bize yazın: iletisim@dijitaltopuklar.com.

 

* bell hooks, Değişme İsteği – Erkekler, Erkeklik ve Sevgi, bgst Yayınları, s.14

Koçluk üzerine…

0

Alanında yıllarca deneyime sahip, yüzlerce kişiye dokunmuş, binlerce saat insanların gözlerinin içine bakarak onları dinlemiş, uluslararası federasyonların ve ulusal birliklerin çatısı altında mesleki yeterlilik ve etik konularında çalışan profesyoneller varken koçluğun ne olduğunu ve ne olmadığını ben anlatamam aslında. Benim anlatabileceğim kendi hikayem. Beni koçlukla buluşturan ve koçluğun bana kazandırdıklarının yanında koçluğa katkı sağlayacağına inandığım konulardan bahsedebilirim sadece.

Antropoloji disiplinin biricik yöntemi etnografi ile tanıştığımda birbirimizi dinlemek ve anlamak üzerine çok güçlü bir aracın var olduğunu da öğrenmiş oldum. Sahada “gerçek” insanları gözlemleyerek ve onları dinleyerek çözümler üretmek yıllarca mimarlık yapmış benim gibi biri için çok yeni değildi belki. Ancak sistematik bir şekilde gözlemlemenin ve dinlemenin tek amacının karşındakini anlamak, onun hayata ve dünyaya bakışını kavramak olması beni çok heyecanlandırmıştı. Uzmanlaştığım alan psikolojik ve bilişsel antropoloji olunca kültür ve bilişsel süreçler arasındaki ilişkiyi bilerek bunu yapabilecek olmak başka bir heyecandı. E o zaman hepimiz bunun nasıl yapıldığını bilirsek birbirimizi anlayabilir ve kardeş kardeş yaşayabilirdik.

Alanlar arası araştırmayı ve çalışmayı da kuram(teori) ve uygulama (pratik) arasındaki dengeyi de çok önemli buluyorum. Tek hatlı bir öğrenme biçimi ya da uygulamadan kopuk kuram, kuramdan kopuk uygulama bana göre değil. Yemek tarifi okusam ya da izlesem kalkıp pişirmem gerek öyle düşünün. Öğrenmek yetmiyor bana. Anlatmak, paylaşmak ve uygulamak istiyorum.(Hatta buralarda yazmaya başlamam da bu motivasyonla ilişkilidir.) İşte böyle böyle kafamı akademinin dışına çevirdiğimde çok benzer bir şekilde insanları dinlemek ve anlamak üzere araçlar geliştiren, uzmanlar yetiştiren, uzmanlığın kriterlerini sistematize eden, etiğini tartışan alanlararası bir uygulama olan koçlukla karşılaştım. Bu alandan ne alabilirim ve bu alana nasıl katkı sağlayabilirim sorularıyla çıktım yola.

Cebimde insanlar arası, toplumlar arası, alanlar arası, vb. her türlü hiyerarşiye eleştirel yaklaşım olduğu için “koçluk” dendiğinde önyargı sahibi olacak biri değildim. Ancak yine de başına “yaşam”, “sağlık”, “beslenme” vb. getirilmek suretiyle enflasyonu olan bir uzmanlık olduğundan ve her alanda olduğu gibi bu alanda da uzmanlık adı altında kişileri suistimal edenlerin varlığından haberdardım. Biraz araştırdım. Son derece iyi yapılandırılmış bir pazarla karşılaştım. Tek önyargım bu alanın da kapitalist bir anlayışla elindeki tanımlı bilgi setini, öğrenme ve uygulama biçimini paketlemesi, satması ve kendi uzmanlarını yaratması olabilirdi. Peki, bu cümleyi tekrar okuyalım ve “akademi nedir?” diye soralım? Foucault’nun fısıltısı kulağında bir alan doktoru olarak ben öyle yaptım. (Bu tartışma çok katmanlı bir tartışma. Akademi içi ve dışı eğtim ve uzmanlık konularını gelecek 10 yılda daha çok konuşacağımıza inanıyorum)

Her alanda olduğu gibi bu alanda da “sahte uzmanlar”dan bahsedebiliriz. Ancak sanırım beni tetikleyen bu hiç bilmediğim alan için “sahte disiplin” denmesiydi. Genelde antropoloji özelde psikolojik antropoloji alanında çalışmak, bilim dahil her alanda siz hiyerarşi deyin ben kibir konusunda biraz hassas yaptı sanırım beni. Kimin kime hangi bağlamda “sahte” dediğini tartışmanın gereğine inanırım. Etnografi (ve her türlü bilimsel metod) etik tartışmalarla dolu bir tarihe sahipken ve yine de akademinin güvenli çatısı altında korunurken dışarıda daha çok sayıda insana ulaşabilecek bir uygulamanın itibarsızlaştırılmaya çalışılmasıydı sanırım derdim.

Koçluk eğitimi almaya karar verdim. Bu alanda bilinen kurumların verdiği eğitimler oldukça pahalıydı. Ayrıca eğitimi almakla bitmiyordu iş. Uluslararası geçerliliği olan ünvanlara sahip olmak için deneyim, süpervizyon, ek eğitimler, sınavlar, vb. gerekiyordu. Koçların sevdiği tabirle “koçluk yolculuğu” koç adaylarının sadece farkındalıklar kazandıkları, değiştikleri ya da değişmek zorunda olmayanı kucakladıkları içsel bir yolculuk değil anlayacağınız. (İçsel yolculuk ancak başka bir yazının konusu olabilir). Bir seri güzel tesadüfle alanında son derece deneyimli, motivasyonu yüksek aynı dili heyecanla konuştuğumuz, kendi koçluk okulunu kuran Meltem Ulu Yavuz ile yollarımız kesişti. Alandan almak istediklerim için bitmeyen sorularıma yanıtlar aldığım, kendimle çalışmak için güvenli bir çember bulduğum, alana verebileceğime inandıklarım için heyecanımı paylaştığım bir eğitim sürecinden sonra ben de kendime koç demeye başladım.

Psikolojik antropoloji alanyazınının koçların gömülü önyargıları ve kültürel kabulleri hakkında farkındalık kazandıran bir arkaplan sağlayabileceğini farkettiğimde tam da umduğum gibi kuram ve uygulamanın zorlamasız bir araya geleceği bir zemin ortaya çıktı. Koçluk eğitimi sürecinde aldıklarımdan sonra, farklılık ve çeşitlilik üzerine kültürlerarası yaklaşımlarının bilgisinin bir koç bir danışanla karşı karşıya geldiğinde işleri kolaylaştıracağına, görünmez engelleri ortadan kaldıracağna inanarak verebileceklerim üzerine çalışmaya başladım.

Bir koç ne yapar? Uluslararası koçluk federasyonu koçluğu “her bireyin gelecekteki hedeflerine ulaşacak güce ve yeteneğe sahip olduğuna inanarak, kişisel ve profesyonel potansiyellerini en üst düzeyde ortaya çıkarmak amacıyla, düşünce doğurucu ve yaratıcı bir süreçte onlara ortaklık yapmak”1 olarak tanımlıyor. Ben eğitimin sonunda yine ilk yola çıkışıma benzer bir refleksle “e o zaman hepimiz bunun nasıl yapıldığını bilirsek birbirimizi anlayabilir ve kardeş kardeş yaşayabiliriz.” dedim. Şu anda göçten eğitime sosyal sorunların çözümünde koçluk yetkinliklerini merkeze koyan projeler geliştiriyorum. Baştaki hedefime bebek adımları ile de olsa yürümek bu kaotik dönemde beni yolda tutan yegane şey oldu. Ve evet koçluk sayesinde oldu.

Geleceğe odaklanmak, somut ve soyut hedefler koymak, bu hedefin önündeki engelleri keşfetmek, harekete geçmek ve ilerlemek istiyorsanız bir koçla çalışmak tam size göre olabilir. Peki kim bu çalışacağınız kişi? Öncelikle uluslararası geçerliliği olan sertifika programlarından (ICF, AC) ünvan almış olan uzmanları bulmak önemli. Sonrasında uyumlu bir ortaklık için birarada olacağınız kişiyi aramak gerek. Drake, Coaching Journal’da yayınlanan makalesi “Evimizi bulmak: koçların yeni çağda kimlik arayışı” makalesinde koçların farklı uzmanlık arkaplanlarına sahip olmasını alanı güçlendiren ve zenginleştiren bir fırsat olarak işaret eder.2 Farklı alanlarda uzmanlığa dayanan ve koçluk eğitimi ile yeniden yapılandırılmış deneyimler alanda çeşitliliğin garantisidir. Bu, ihtiyaç duyduğunuz ve uyumla çalışacağınız kişinin oralarda bir yerde olduğununun da güvencesidir.

fotoğraf: gerd altman @ pixabay

1ICF, The Gold Standard in COACHING: Read About ICF. (2021, February 25). Retrieved March 22, 2021, from https://coachingfederation.org/faqs#:~:text=ICF%20defines%20coaching%20as%20partnering,today’s%20uncertain%20and%20complex%20environment

2Drake, D. B. (2008). Finding Our Way Home: Coaching’s Search for Identity in a New Era. Coaching: An International Journal of Theory, Research and Practice, 1(1), 16–27.

Kendine Ait Bir İçerik Atölyesi: 3 Ekim 2021

0

Sosyal medya üzerinden sesinizi duyurmak mı istiyorsunuz? Kendinizi yazarak ifade ederken, kendi topluluğunuzu bulmak mı istiyorsunuz? O halde sizi Dijital Topuklar’ın Kendine Ait Bir İçerik Atölyesi‘ne bekliyoruz.

Bu atölye kimlere göre değil?

  • Sosyal medyada ünlü olmak isteyenlere;
  • Takip edenleri sadece bir rakamdan ibaret görenlere;
  • Geleneksel anlamda “başarılı” olmak isteyenlere;
  • Başarıyı ‘takipçi sayısı’, ‘like alma’, ‘erişim’ gibi niceliksel değerler üzerinden tarifleyenlere göre değil…

Kimlere göre?

  • Söyleyecek sözü olanlara;
  • İçindekileri paylaşmak ve aktarmak arzusu taşıyanlara;
  • Kendini, fikirlerini, ürettiklerini bir yandan kalbini açarak, bir yandan da koruyarak ortaya koymak isteyenlere;
  • Değerlerini paylaşan bir topluluk yaratmak ve topluluğuyla anlamlı bağ kurmak isteyenlere göre.

Dijital Topuklar’ın iki yarısı Elif Doğan ve Perihan Çıragöz’ün dijital mecralardaki tecrübeleri, birikimleri, ipuçları ve önerileri üzerinden ilerleyen ve benzeri olmayan bu atölye, kendini sosyal medyada yazarak ifade etmek isteyenler için bir harekete geçme noktası olacak. 3 Ekim Pazar günü 10:30-13:30 saatleri arasında Zoom üzerinden gerçekleşecek olan atölye ile ilgili ayrıntılar ve kayıt için iletisim@dijitaltopuklar.com.

Katılımcılar ne diyor?

Uzun zamandır hem bu kadar faydalı hem de bu kadar keyifli bir atölyeye katılmamıştım. Notlarımın ve gülümsemelerimin bol olduğu bir atölye oldu. Gerçekten emek verilerek hazırlanmış bir atölyeydi, yani çok ‘profesyonel’ ancak bir o kadar da içten ve samimi. Enerjiniz o kadar iyiydi ve atölyenin değindiği konular o kadar faydalı ve günceldi ki ben atölye boyunca hiç sıkılmadan, tam konsantre sizi dinledim! Beklentimi fazlasıyla karşıladı. Bu atölyeyi dijital mecralarda içerik üretmek isteyen ve bunu etik bir sorumluluk çerçevesinde yapmak isteyen herkese öneririm. Emekleriniz için çok teşekkür ederim. – Özlem

Bugüne kadar çok atölyeye katıldım ancak bu kadar faydalı ve dolu olanına ilk defa katıldım.Konuyla ilgili her şeyi çok net, çok anlaşılır açıkladınız ve sorulara muğlak değil çok net cevaplar verdiniz. Tecrübenizden yararlanma şansı bulmak şahaneydi. – Fulya

Yaklaşık iki yıldır iki farklı Instagram hesabını iyi ya da kötü organize ediyorum. Ama sanki hep eksiktim ve beceremediğimi hissediyordum. Aslında ne kadar da çok şey bildiğimi sizin atölyeniz sayesinde fark ettim. Sizin de bolca değindiğiniz gibi “cesaret” buldum. Gerçekten iyi ki katılmışım dedim. Bu mecrada artık daha korkusuz olabileceğimi biliyorum. Bunun için de size çok teşekkür ederim. – Zeynep

Atölye uzunluğu, içerik ve uyum konusunda iyi hissettiğim, iyi ki katılmışım dediğim bir atölye oldu. – Gamze

Yılların deneyimini süzüp sadeleştirip hap gibi verdiniz, benim gibi daha hiç başlamamış olanlara da, diğer arkadaşlar gibi başlayıp yolda soruları olanlara da hitap ettiniz. Ben kendi sayfamı oluşturmak için yeterli bilgiyi aldım, aklımdaki sorulara cevap buldum ve motive oldum. Sizlerin bilgi ve değerli deneyimlerinizi bizlerlerle paylaşırkenki içtenliğiniz ve bunları almaya hevesli, yazmak, üretmek, kendini ortaya koymak isteyen kadınlar olduğunu görmek de değişik bir enerji verdi. – Aslı

Soru işaretlerim yüzünden bir süredir hiçbir paylaşım yapmıyordum. Atölye sayesinde önümü daha net görüyorum. Değerlerim, ilkelerim üzerine düşünüp kendime yeni bir yol haritası çizip devam edeceğim. – Ezgi

Ayrıntılar ve kayıt için: iletisim@dijitaltopuklar.com

Photo by Christina Morillo from Pexels