Ana Sayfa Blog

Aradığınız Çeviklik (Agility) de Yılmazlık (Resilience) da Evde!

0
Adım FatmaNur. 39 yaşındayım. Pandemiyle birlikte hiç gönüllü olmadığım rolleri üstlenmem, çevik bir adaptasyon sergilemem ve yılmamam gerekti…Biraz epik, biraz lirik tiyatrom evde hala devam ediyor.
İddia ediyorum kurumsal eğitimlerde bas bas bağırılan, insan kaynaklarının danışmanlara paralar dökerek çalışanlarının hangilerinin bu özelliklere sahip olduğunu bulmaya çalıştığı 21 yüzyılın olmazsa olmaz yetkinlikleri var ya: Agility ve Resilience… Evde… Bizim evde… Aranılan “en iyi uygulama örnekleri (best practices)” bizde. Buyurun anlatayım…
Hikayem nüfusun azınlık gibi görünse de kurumsalda dirsek çürüten kitlenin hatırı sayılır bir
çoğunluğuyla benzer… Hayatımın en büyük bölümü sosyal tanımlamalar içerisindeki “başarılı”kavramını dolu dolu doldurarak geçti. Hep başarılı öğrenciydim. Öyle gelir geçer değil içi dolu dolu başarılı. Meraklı, hevesli, çalışkan, sorumluluk sahibi… Toz pembe bir evde değil çetin ve kötü koşulların olduğu bir ortamda büyüdüm. Bu başka bir hikayenin konusu olur. O koşullara rağmen en zorları dahil hiçbir sınavda kendim dahil kimseye kaygı unsuru olmadım. Girdim. Başardım. Devam ettim. Mezun olur olmaz en kurumsalından
ve havalısından 4 şirketten iş teklifi aldım. Hiç pişman olmadığım bir tercih yaparak aynı kurumda 15 yıl çalıştım.
Başarılıydım. Yetenek havuzlarına girdim. Tam zamanında terfi ettim.
Bütün bunlar olurken hiç ama hiç zorlanmıyordum. Çünkü mayam böyleydi. Hiçbir zaman motive edilmem ya da desteklenmem gerekmedi…Meraklı, hevesli, çalışkan, sorumluluk sahibi bir çocuktum, öyle de büyüdüm. En sevdiğim şey öğrenmek, çalışmak ve başarmaktı. Okul temposu da iş hayatı temposu da dinamikleri de beni yormadı. Aksine çok seviyordum.
Anne olunca alternatif bir çalışma düzeni kurmak isteyip kurumsaldan ayrıldım. Alternatif düzenimi de kısa sürede kurdum. Tam zamanlı bir bakıcım yoktu ama ev işleri için yarı zamanlı yardım alıyordum. Çok emin olduğum bir şey daha vardı ki her şeyi yapabilirdim ama ev işlerinden zerre hoşlanmıyordum. Yemek yapmayı hiç ama hiç sevemedim. Temizlikten de aynı ölçüde hazzetmiyordum. Geleneksel kadın rollerini hiç benimseyemedim. Benimseyeni eleştirmedim. Benim tercihim bu yöndeydi. 12 Mart tarihinde okulların kapanacağını öğrendim. Sakince 1-2 hafta süreceğini düşünerek gerekli
hazırlıklarımı yapıp eve kapandım. Evde çalışmak zorunda olan pek çok ebeveynden farklı bir durumum var ki yaptığım iş, günde 2-3 saat ekranda birilerinin hayatları için önemli ve asla dikkat dağıtılmaması gereken şekilde görüşme yapmak. Bilenler bilir, 3,5 yaşında bir çocuğa sakın ses çıkarma deyip, ondan evin bir köşesinde görüşmeniz boyunca sessiz kalmasını bekleyemezsiniz. Beyninin ön lobu gelişmekte olan, dürtüleriyle hareket eden bir insan yavrusu… Tamam dese de bekleyemiyor. Ailemden kimse ile aynı şehirde değiliz. Arkadaşlarım benzer zorluklarda çalışıyor. Risk var kimseyi eve sokamam. Yapacak
bir şey yok, kızımla baş başa evdeyiz. Ve benim yıllarımın ezberi birden bozuluyor: Alıştığım tempoda iş yapamıyorum, çalışamıyorum, ofisle görüşüp zaman ayarlamaları yapmak zorunda kalıyorum. Bu ilk darbem. Hislerime ortak pek çok kız kardeşim olduğuna eminim…
İkinci darbe: Yardımcısızım. 3 öğün yemek hazırlamam, evi insani şartlarda yaşanır halde tutmam gerek. Eşim pandemi sürecinin neredeyse tamamında işe gitti, hala gidiyor. Evde olduğu süre de ayrıca can sıkıcı. Kişisel bir sorun değil. Çalışma odasında o bütün gün çalışırken ben çocuğun ev okulculuğuna katılmasını, evde yemek olmasını ve yaşanabilir hijyenik koşulları sağlamaya çalışırken ciddi bir dayanıklılık/yılmazlık testindeyim. Çünkü içim o çalışma odasında harıl harıl çalışmak istiyor… Ezberim o. Bildiğim, istediğim o. Akşam kızımla birlikte uyuyakalıyorum. Sabah koşturarak hazırlanmama gerek yok. Hiç bilmediğim bir düzen içerisinde hiç sevmediğim işleri yapmakla test ediliyorum. Sabah kalkıyorum ve kızımla önümüzde ne yapacağımı bilemediğim koca bir gün, ne kadar süreceğini bilemediğim koca bir belirsizlik var…Ve beklenen son bizi çok da bekletmiyor. Eşimin bir akşam eve gelip en iyi niyetiyle sorduğu “Neler yaptınız bugün?” sorusu üzerine duygusal boşalma yaşayıp alarm düğmeme basılmış gibi bir ağlama krizi geçirdiğimde eve gireli henüz 6 gün olmuştu. Durmadan “Ben bunu böyle sürdüremem – 1 hafta daha dayanamam” dedim. O ağlama beni kendime getirdi… Ciddi bir kriz durumuyla karşı karşıyaydım ve günlerin elimden sabun köpüğü gibi gitmesine asla müsaade edemezdim.
Ne kadar çevik adapte olabildiğime şaşırdım. Abartmıyorum “best practice” diye ödüllendirilmem gerek. Koşullara uyumlandım. Yemeği ne zaman ve nasıl yapmanın daha verimli olduğunu anladım. En ideal temizlik programını keşfettim. Okul saatlerinde gerekli kes-yapıştır malzemeleriyle kızımın tam zamanında ders başına geçmesi için ortam hazırladım (istemezse katılmadı). Bakın bu evde bir yandan çalışıp bir yandan ekşi maya ekmek yapmaya benzemiyor. Eteğimde 105 m2 evde ne yapacağını bilemeyip boyut değiştiren bir 3,5’luk çocuk. İçimde “Getirin en karışık raporları analiz edeyim, en olmaz
denen projelerin planını hazırlayayım. Alın beni şu mutfaktan…” diye bas bas bağıran kadın.
Geceleri okuyup, araştırıp, yazıp çiziyorum. Yoksa ayakta kalamam. Öz benimi beslemem, entelektüel yanımı doyurmam gerek. Koşullar buysa yapacak bir şey yok. Bedenime daha iyi bakıp daha az uykuyla sağlıklı kalmayı öğreniyorum. Çok zorlandığım, mutfağı dinamitle havaya uçurmak istediğim çok oldu. Yine de dayandım ve delirmedim. Delirmedik. Yine o yemeği yapıyor ve o kapı kollarını çamaşır suyuyla siliyoruz. Yine eve gelen her şeyi sabun – sirke – karbonat üçlüsünde canından bezdiriyoruz. Çocuğun ruhsal ve zihinsel iyiliğini koruyoruz. Daha sayamadığım üzerimize yapışan nice sorumluluğu yılmaz bir direnç ve en
çeviğinden adaptasyonla göğüsledik.
İnanın bunlar; bir online platformun siber güvenlik önlemlerini inceleyip tüm çalışanlara online bağlantı imkanı sağlamaktan, çalışanların pandemi riski içerisinde dayanıklılık göstererek iş performanslarını sürdürmelerinden çok çok öte.
Aradığınız çeviklik (agility) de yılmazlık (resilience) da evde.! Benim gibilerin evlerinde… Ofiste, ofise dönüş hazırlıklarında ya da online toplantılarda değil…
Hepiniz sağlıkla kalın…
StepKsenia Chernaya adlı kişinin Pexels‘daki fotoğrafı
Dijital Topuklar’da yazılan yazılar, yazarın bakış açısı ve fikirlerini yansıtmakta olup, Dijital Topuklar’ın görüşlerini temsil etmeyebilir.

İkinci Tekil Mağduru

0

Yıllardır içinde debelendiğim kurumsal hayattan mıdır, yoksa kurulan iletişim biçiminin üzerinde görünmez bir giyotin gibi durduğundan mıdır bilmem, bazı ilişki türlerinde ikinci çoğul kullanmak bana büyük zulüm gibi geliyor.

 “Siz” unvanını hak etmek(!) için titrden başka hiçbir özelliği olmayan pek çok canlı olmuştur beni bu ekten en çok soğutan. Otorite sahibi olmak ile otoriter olmak arasındaki o kalın çizginin hep ikinci tarafında yer alan bu canlılar için şahane bir tatmin aracıdır çünkü. Kurumsal hayatta olması gereken formal dilin dışında bir şey anlatmak istediğim. Neyse, siz anladınız o profili. Bir benim başıma gelmemiştir sanırım!

Bazen de kurulan ilişkinin türü itibariyle “siz dili” kullanmakta zorlanıyorum. Mesela psikoloğa gitmişsin, çocukluğunun dibinin dibine inmişsin, bilincinin altı üstüne çıkmış, kakalak gibi kalmışsın. O sırada kalkıp; “Ahmet Bey işte bu an beni çok etkilemişti bıdı bıdı bıdı” diye anlattıktan sonra “Arz ederim” demek geliyorsa içimden “sen dili”ne geçmek daha iyi oluyor benim için. Tam şuraya bir ağdacı macerası da eklerdim ama yerim dar.

Ya da parktasın ve on yüz bin yıldır, aynı ebeveynlerle, çocuklarının içini, dışını bazen zorlandığınız anları filan konuşuyorsun. Bir nevi (p)arkadaş olmuşsun artık. Muhabbeti “Osman Bey’cim sizin kızın da bu yaşlarda hayali arkadaşları var mı?” diye sorduktan sonra kalkıp kürdili hicazkar makamda bir şarkıya geçmek geliyorsa içinden, yine ikinci tekilciyim abi!

Ha bi de şey var mesela; yeni tanışmışsın ama öyle bir için akmış ki! Siz desen ayıp olacak o güzelim samimiyet haline. Hiç vakit kaybetmeden kopyalayıp yapıştırıyorum “Mahsuru yoksa ikinci tekil kullanabilir miyim?” diye.

Kendiliğinden olma ihtimali epey zaman ve anı alabilecek olan bu “yatay geçiş sistemi”ne biraz cesaret (hayır cevabını da alabilirsin çünkü, ağlayacaksan oynamayalım😂) biraz da sabırsızlıkla doping yaptırıp depar attırma işi genellikle hoşuma gidiyor.

Genellikle diyorum çünkü; izin isteyip de icazet aldıktan sonra seni jestiyle, mimiğiyle, sesinin tonu, sözünün kılıcıyla dövmekten beter eden insanlarla da tanıştım çokça. Bu kadar zorlanıyorsan eğer, bu soğuk ve sevimsiz halden muaf olmanın çok basit bir yolu var ve sadece beş harften oluşuyor ; “Hayır!”

Ha bir de şey var mesela; garip ve lüzumsuz geliyor; bir eğitime gitmişsin örnek veriyorum bir ebeveynlik eğitimi. Odadaki herkes aynı yaş bandında. Hoca(!) herkese -topluca da olsa izin istemeden- “sen dili” kullanıyor. Buradan “hocanın” bunu doğal bulduğu sonucuna vararak aynı dili kullandığında, çataaankkk diye esaslı bi şamar yiyorsun! Ya beleren bi gözünden, ya bükülen ağız kenarından, bi yerinden. E hani bilgiyi, gücü saygıyla kullanacaktık ey hoca! Tam da bunu anlatıyordun o sırada, tesadüfe bak sen.

Benim için ikinci tekil; ilişki içinde (afedersiniz) enseye tokat kıvamına gelmeye çalışmak değil efenim. Tüm sınırları kestirme yoldan geçerek ihlal etmek de değil. İlişkiye sebep unvanı ve arkasındaki emeği bilmem neyi yok sayma, küçümseme hali hiç değil. Sadece ikinci tekile geçme isteği, o kadar!

Hakiki bir ilişki içinde, korunması gereken şeyleri “siz” demeden de muhafaza edebilen insanlar var. İzni verdikten sonra bu insanlara “ayar çekmek” bana bazen komik, çoğunlukla saçma geliyor. Ya izin vermeyin güzel kardeşlerim, ya da Allah’ın “sen”ini küfür gibi algılamayın. Çok rica edicem. İyi günler inşallah.

 

Stephan Seeber adlı kişinin Pexels‘daki fotoğrafı
Dijital Topuklar’da yazılan yazılar, yazarın bakış açısı ve fikirlerini yansıtmakta olup, Dijital Topuklar’ın görüşlerini temsil etmeyebilir.

2020’nin Duygusal Hız Treni, Sıkı Tutunun!

0

Kelimeleri, bir durumu anlatırken kullanabileceğimiz farklı sözcüklerin olmasını seviyorum. Kalp dersek başka gönül dersek başka olabiliyor çünkü ya da özlem deyince başka hasret deyince bambaşka çağrışımlar dans edebiliyor zihnimizde. Kelimeler, sihirliler. Ve sandığımızdan çok daha fazla şey söylüyorlar.

Bu yüzden, her sene merakla beklediğim bir dönem var: Yılın sözcüğünün seçileceği o zaman! Benzer mecralarda farklı kelimeler seçilse de benim favorim Oxford Sözlüğü’nün seçtikleri. 2017’de gençlerin yarattığı kültürel ve sosyal değişimleri adresleyen youthquake kelimesini seçmişler, 2018’de zehirliyi, 2019’da iklimi.

Peki bu sene, 2020 için hangi kelimeyi seçtiler dersiniz? Hiç vakit harcayıp düşünmeyin, ben size söyleyeyim. Bir kelime seçmediler!

Bu yılın eşi benzeri olmayan bir yıl olduğunu öne sürerek, 2020’yi kapsayan tek bir kelime olmadığını ilan ettiler ve birden fazla kelime seçtiler.

Alıştığımız hiçbir şeyi zaten göremediğimiz bu yıl için, bu duruma pek de şaşırmadım. Dilin, toplum yaşamına ne kadar çabuk entegre olduğunu ortaya koyan bu yaklaşımı sevdim de aslında. Siz deyin karantina ben diyeyim esnek bir başkası desin hibrit. Bu sene kullandığımız birçok kelime, yılın sözcükleri olarak yer etmiş. Kısa bir Google araştırması ile – konu ilginizi çekerse- daha detaylı bilgiye ulaşabilirsiniz.

Algıda seçiciliğin nimetleri sağ olsun; tam bu sıralarda bir başka kelime ile daha karşılaştım. Yaratıcı ve kıvrak bir zihin, lunaparktaki hız trenlerinin İngilizce adından (roller coaster) ilhamla Coronacoaster adında bir isim türetmiş (ben kelimeleri nasıl sevmeyeyim…). Bu yeni kelimeyi şöyle açıklıyorlar: “Pandemi döneminin inişleri ve çıkışları. Bir gün kendinizi ekmek yapmaya, doğada açık hava yürüyüşlerine, sakinliğe verip bu izolasyona şükredebilir, ertesi gün ölümüne ağlayıp, dengesiz beslenip, iş yerindeki nefret ettiğiniz o kişiyi bile görmek için delice bir istek duyabilirsiniz.”

Harika değil mi? Bence hepimiz Mart ayından beri bu Coronacoaster halindeyiz…

Ben de, bu pandemi döneminin çılgın hız treninde hangi inişleri çıkışları yaşadım, benim Coronacoaster ruh halimde 2020’nin kelimeleri neler, onları toparlamak istedim. Yıllar sonra, bu dönemi didik didik edecekler ve bizlerin bıraktıkları, insanlığın danışacağı en önemli parçalar olacak. O yüzden bol bol paylaşalım isterim, hem insanlığa miniminnacık da olsa bir faydamız olacaksa ne mutlu hem de birbirimizi yalnız hissetmeyelim. Zira bu sözcüklerin hepimize ait olduğuna dair kuvvetli bir inancım var.

İlk kelimem Belirsizlik.

Dostoyveski, belirsizlik en kötü ihtimalden daha acı vericiydi diyor. Kendisi sosyal mesafe, maske ve hijyen üçlüsünün olmadığı günlerde keyifle konyağını yudumlarken bunu demiş üstelik, şimdi olsa daha sertini yazar eminim. Bize dönecek olursak; her şeyi ama her şeyi planlamaya çalışıyorduk. Beslenme programlarımız bile 21 günlük şekersizlerden oluşuyordu. Yılın başından takvimi açıp tatilleri belirlemeler, yarın ne giyeceğini seçmeler, hafta sonunu Cuma mesai bitiminden Pazartesi sabahına dek ince ince planlamalar, haydi daha da işi büyütelim, yatırım yapmalar, iş kurmalar, planlar, planlar, planlar. Bak sene hele şu hareketlere, şu tavırlara! Ve sonra bam!

“Merhaba ben belirsizlik!”

Bunu hiç sevmedim ben ama o kadar çok şey öğretti ki. Bir daha yaşamak ister miyim, hayır. Ama deneyimini neye değişirim? Hiçbir şeye!

İkinci kelimem Öfke.

Belirsizliğe biraz biraz alışır gibi olunca – çünkü insanın en iyi özelliği alışması, her şeye ama her şeye! – içimi inanılmaz bir öfke kapladı. Allahtan bu dönem çok kısa sürdü, yoksa aşırı yıpratıcı olurdu. Bunu sadece kendimde değil, birçok yakınımda da gördüm. Maskesinden burnu gözükenlere öfkelenmekten tutun uçan kuşun özgürlüğüne kadar çok geniş bir skalada herkese ve her şeye öfkelendim, öfkelendik. Hele ki bu pandemi döneminde, özel bir durumunuz etkilendiyse, acıların çocuğu ruh haline bürünmek ve neden ben Allahımm neden bennnnn şeklinde öfke nöbetleri geçirmeniz kaçınılmaz olmuştur, itiraf edin!

Üçüncü kelimem Yalnızlık.

Pandeminin genelde hep maddi sonuçlarından bahsediyoruz. Ancak birçok hekim ve psikolog, pandemi sonrası uzun vadede yalnızlığın yan etkilerini göreceğimizi ve harekete geçilmesi gerektiğini söylüyor. Sokağa çıkma kısıtlamaları, evden sürdürdüğümüz yaşam, online dersler derken özellikle yaşlılar ve gençler bu dönemin en negatif etkilenenleri. Hele ki gençlerin ve çocukların sosyalleşmeye en ihtiyaç duydukları zamanda, bir ekran önünde günlerini geçirmekten başka çareleri yok. Hepimiz kendimizi yalnız hissettik, hissediyoruz. Burada bahsettiğim aslında fiziksel yalnızlıktan da çok, durumun karşısındaki çaresizliğin verdiği yalnız olma hissi.

“Evet, başımıza böyle bir şey geldi. Ve bunun çaresini bilmiyoruz. Aşıyı bulmaya çalışıyoruz.” Bunların söylendiği dönemde yalnızlığı en yoğun hissettiğimize eminim. “Ne yapacağız biz?” yalnızlığı bunun adı.

Dördüncü kelimem Özlem.

Dönem dönem birilerini ya da bir şeyleri özlemişizdir. Ama hiç bu kadar şiddetli ve kolektif bir şekilde bu duyguyu hissettiğimizi sanmıyorum. Rahatça sokağa çıkmayı, ailem ve arkadaşlarımla huzurla buluşmayı, korkmamayı, kaygı duymamayı, maske takmadığımız o zamanları çok ama çok özlüyorum. (2021’in kelimesi Kavuşmak, yükleniyor…) Hayat ne güzelmiş diyoruz, peki hayat bir gün normalleştiğinde şükretmeyi hatırlar mıyız?

Beşinci kelimem Vicdan.

Hepimiz kendi mevcut şartlarımıza göre zorluklardan geçtik. Elbette herkesin sınavı farklıydı, sevdiklerini, işini kaybedenler oldu. Hiç ama hiç etkilenmedim diyen olduğunu asla zannetmiyorum. Haliyle, şikayet etmek istedik. Ama hepimizi içimizdeki o ses durdurmadı mı? “Dur şimdi şikayet etme, bak ne zor durumda olanlar var şu şu konuda, onlara karşı ayıp ediyorsun!” diyen bu ses, vicdanımızın sesiydi.  Beni her gün zaman zaman ziyaret ediyor, oturup konuşuyoruz. Nispeten sakinleştiğimde gidiyor. Sonra tekrar geliyor.

Size de oluyordur eminim; evde çocuklarla birlikte hem ofis işlerini hem okul işlerini yürütürken bunaldığınız o anda gelen isyana içinizden minik bir ses ‘Sağlıklısın şükret, tüm sevdiklerin yanında!’ demiştir eminim. Heh işte o ses, bu ses

Onu sevin, bizi daha iyi bir insan yapıyor çünkü.

Altıncı kelimem Umut.

Pandora’nın kutusunun bir bildiği varmış gerçekten. Trenin en tepeye çıkıp, adrenali en yüksek hissettirdiği noktaya benzetiyorum ben umudu. Her şey tepetaklak, karmakarışıkken hoop yükseğe çıkarıveriyor sizi. Bak diyor, en tepedesin, şimdi yine düşeceksin ve heyecanlanacaksın ama sonra tekrar yukarı çıkacaksın. Akış devam ediyor, hayat kendi yolunda yürüyor. Sen ister kork, ister ağla, ister çığlık at, ben yola devam edeceğim diyor. Bu yüzden bir şeyleri umut etmek bana çok iyi geliyor, yukarıda da yazdım 2021’de kavuşmayı umut ediyorum mesela. Yine yaz gelecek biliyorum. Umut ediyorum, çünkü inanmaktan başka çarem yok.

Bir de bu dönemde umut kelimesine büyük büyük anlamlar yüklemeyi bıraktım.

‘Ayyy tatilim iyi geçse o kadar bekledim’ umudu yerini ‘Ekmeğimin mayası tutacak!!!’ umuduna bıraksa da umut umuttur, sarılın, kaptırmayın!

Yedinci ve son kelimem Akış.

Bu seneden öğrendiğim en önemli şey de bu aslında.

Üzülmek istiyorsan üzül, ağlamak istiyorsan ağla. “Aman hep pozitif olalım!” felsefeleri beni çok yoruyor, çünkü gerçek gelmiyor. Pozitif olma baskısı beni strese sokuyor hatta

Akışta kaldığında ruhun zaten senden ne istediğini söylüyor.

Bu Cumartesi hiçbir şey yapmadan yatmak mı istiyorsun, o zaman yapma.

Öfkelenmek mi istiyorsun, öfkelen ve rahatla.

Ağlamak istiyorsan bırak tutma.

Akışta kal ve bekle. Zaten planladıkların tutmadı, biraz da bunu dene, deneyelim.

2021’in kelimelerinin 2020’ninkileri aratmaması dileklerimle.

Sizin “Coronacoaster”ınızda neler var?

 

Stas Knop adlı kişinin Pexels‘daki fotoğrafı
Dijital Topuklar’da yazılan yazılar, yazarın bakış açısı ve fikirlerini yansıtmakta olup, Dijital Topuklar’ın görüşlerini temsil etmeyebilir.

Neden Terapi?

0

Doğru bilinen yanlışlardan biridir terapinin kişiyi rahatlattığı!

Çokça verilen keyifli benzetmelerdir, ‘balkonu yıkamak terapi gibi geldi’   ya da  ‘alışveriş en güzel terapi’ gibi söylemler…

Aksine; insan kendini bir labirentte gibi hissettiğinde, sanki bildiği yolu şaşırmış da yanlış bir yere gidiyor gibi geldiğinde, hep aynı yolu gitmekten yorulduğu, sıkıldığı hatta bunaldığı zamanda, hali hazırda mevcut olan rahatsızlığını tanımak, anlamak ve kendini keşfetme sürecine girmektir terapi…

İçinizde yer alan, daha önce varlığını bile bilmediğiniz gizli odalara girmektir terapi…

Keşiftir aynı zamanda; artık otomatize olmuş ve kendiniz sandığınız davranışsal özelliklerin hakikatini görmektir terapi..

Sizi rahatlatmayı vaad etmez!

Tıpkı en güzel manzarayı görebilmek için tırmanılan patika gibi, biraz kas yorgunluğuna neden olur ancak seyrine gidilen manzara ve bu deneyimi yaşamanın yanında, birkaç kasın fazla çalışmasının bir önemi kalmaz 🙂

Terapi de böyle bir yolculuktur ve en kıymetlisi de bir yol arkadaşınızın varlığıdır, sizin yanınızda olan!

Daha önce görmediğiniz odalara girerken, henüz manzaranın ne olacağını bilmeden yürüdüğünüz o patikada ilerlerken, size yol arkadaşlığı eden, terapistle kurulan ilişki, olmazsa olmazıdır.

Tekamülünüzü gerçekleştirirken, bu yol arkadaşlığı çok kıymetlidir.

Doğru kişiyle o bağı kurmak ve keşfe çıkmaktır terapi!

Rahatlamak değil, uykudan uyanmaktır…

Çılgın Bir Türk Kadını

0
Mücadeleci bir ruh… Hâyal kurmaktan usanmayan, hedeflerinden vazgeçmeyen bir kadın…
Nesrin Olgun 1957 yılında Adana’da doğdu. Denizle olan ilişkisi 7 yaşında yüzmeyi öğrenmesiyle başladı. 1979’da Ankara Gazi Eğitim Enstitüsü Beden Eğitimi bölümünü bitirerek spordan asla vazgeçemeyeceğini önce kendisine sonra çevresindeki herkese gösterdi.
Adana’nın sıcacık suyuna alışık olan Olgun, antreman için geldiği Manş Denizi’nin kıyısında ‘buz’ gibi bir şok yaşadı. Yılmadı. Antremanlar antremanları kovaladı. Yoğun ve bitmek bilmeyen çalışmalar sonucunda büyük gün geldi: 28 Ağustos 1979 Yüzmeye başladıktan bir süre sonra med cezire tutuldu.
Hızı saatte 4 km olan med cezire karşı yaklaşık 3 km hızla savaştı. Hem soğuğa, hem kendine ve ülkesine karşı aldığı sorumluluk paha biçilemez bir mücadeleyi de beraberinde getirdi. 15 saat 47 dakikada 100 kulaçla 33 kilometrelik Manş Denizi’ni geçen “İlk Türk Kadını” unvanının sahibi oldu.
Hayatın her alanında çeşitli başarılara imza attı. 2000 işçinin olduğu Adana Çimento Sanayinde “Spor Uzmanı” olarak seçilip 12 yıl boyunca çalıştı. Ayrıca, 4000 çocuğa yüzme ve tenisi aşılayarak onların sporla ilişki kurmalarını sağladı. 1999’da emekli oldu ancak sadece 1 ay evde oturmaya dayandı. Başkent Üniversitesi okullarında Spor Koordinatörü olarak göreve başladı. İnsanlara spor alışkanlığını kazandırmaktan asla vazgeçmeyen
Nesrin Olgun, Adanalı kadınlar için Armada Spor Kulübü’nü kurdu.
Yıl 2016 olduğunda ise, kaptanlığını yaptığı “Çılgın Türkler Kadın Yüzme Takımı”; Capri Adası’ndan başlayıp Napoli Baia’da son bulan 36 kilometrelik rotayı geçen İlk Türk Takımı oldu. Takım, 10 saat 5 dakikalık derece ile “En İyi Kadın Takımı” unvanını kazandı. 2017’de başarılarına bir yenisini daha ekledi: Amerika’da Catalina Kanalı’nı yüzen İlk Türk Takımı’nda yer aldı.
Manş’ı geçmesinin 40. yılında, 15 Kasım 2019 tarihi ona “Channel Swimming Association” özel ödülünü getirdi.
Adana Seyhan Belediyesi’nde Spor Müdürlüğü’ne devam eden Nesrin Olgun, kadın mücadelesinin en renkli örneklerinden birini veriyor. Spor, deniz ve başarının birlikteliğini gururla taşıyor. Bize, zorluklara karşı verilen savaşın umutla gerçekleşebileceğini hatırlatıyor.
* Görsel kaynak:hurriyet.com.tr