Bir film çekti, hayatı değişti: Andaç Haznedaroğlu

Kale Kategori

İlham Veren Topuklar’ın bu bölümünde, son filmi “The Guest” (Misafir) ile Suriyeli göçmenlerin yaşamına ışık tutan yönetmen Andaç Haznedaroğlu’nu konuk ettik. 90’lı yıllardan beri Türkiye’de dizi ve sinema sektörünün içinde yer alan, Deli Yürek, Samanyolu ve Hayat Bağları gibi birçok dizinin kamera arkasında bulunmuş; filmleri uluslararası festivallerde yer almış bir yönetmen olan Haznedaroğlu, tutkusunun peşinden gitmesiyle hayata bakışının ve mutluluğu tanımlayışının nasıl değiştiğini son filmi üzerinden anlattı.

Hazırlık aşaması üç yıl süren ve bugün gösterime girecek olan The Guest, Haznedaroğlu’nun Suriye sınırında bizzat yaşadığı deneyimlerden, Suriyeli kadınlarla ve çocuklarla kurduğu bağlardan ve bütünüyle gerçek hikâyelerden beslenmiş bir film. Haznedaroğlu ile filmin yapım sürecinde neler yaşadığını, filmin nasıl şekillendiğini ve Türkiye’de bir kadın yönetmen olarak neler yaşadığını konuştuk:

The Guest, tutkusunun peşinden giden bir kadının eseri. Nasıl bir tutku sizi bu filmi çekmeye yöneltti?
Yaklaşık 4 sene önce İstanbul’da arabada giderken önümüze bir kadının kucağında ağlayan bir çocukla atlaması ile başladı her şey… Kadın bir şeyler anlatmaya çalışıyordu; çocuğun gözyaşlarını hala unutamıyorum. Yanında küçük bir kız çocuğu daha vardı. Çocukla ilgili bir sorun olduğunu anlayınca arabaya aldık, hastaneye götürdük. Hastanelerde çevirmen yok tabii, biz yardımcı olmak istedik ama Suriyeli olduklarından ve kimlikleri olmadığı için hastanede herhangi bir işlem yaptıramıyorlardı. O gece 4-5 hastane dolaştık. Sonradan anlaşıldı ki çocuk ikinci kattan düşmüş, kolu kırık! Biz buralıyız, parası neyse verelim diyoruz, bizim çocuğumuz gibi gösterin gerekirse diyoruz, yok… Arkadaşımla gözlerimize inanamadık. Şu anda bir savaş olsa, dilini bilmediğimiz bir ülkeye gitmek zorunda olsak ne yapardık!

O gece yaşadıklarınız sizi nasıl harekete geçirdi?
O gece biz aslında Suriyelilerin ülkemizde ne kadar zorlandığını birebir görmüş olduk. Ertesi sabah tatil için Bodrum’a gidecektim, vazgeçtim. Dedim ki benim Antep’e gidip bu insanların sınırdan nasıl geçtiğini görmem lazım. Bir kadın ve bir çocuk sınırdan nasıl geçiyor da buralara geliyor, bunu göreceğim dedim. Birkaç gün sonra da Suruç’a gittim.

Orada nelerle karşılaştınız?
İnanılmazdı. Herkes sokaklarda yatıyor, bazı yardım kuruluşları gelmiş ama hiçbir şey yetmiyor, çünkü her gün sınırdan binlerce insan geçiyor. O sıcakta, 50 derece toprakta yalın ayakla sınırın karşısından yaralı annesini, eşini taşıyanları gördük.

Oraya gittiğimin ikinci günü, 200-300 metre uzağımda Kobane patlaması yaşandı.  Yaklaşık 3-4 gün kadar o sınırda kaldım ve çok fazla hikâyeye şahit oldum. Bir yandan sınırı geçip gelenleri çekiyorduk, bir yandan da elimizden geldiği kadar yardım etmeye çalışıyorduk.  Tüm bunları gözümle gördükten sonra ‘insanlar ne kadar da az şükrediyor’ diye düşündüm. Gelen vakalar o kadar acıklı ki… Sizin bizim gibi insanlar onlar da… Savaştan önce Suriye’ye gittiğimde refah içerisinde bir ülke görmüştüm; tüketen, eğlenen, nargileler içen bir Suriyeli profili vardı. Savaş sonrası gördüklerimizse inanılmazdı.

Hikâyeyi yazmaya nasıl başladınız?
O kadar yakından bu hikâyelere şahit olduğumda hayatım değişti. Oradayken bir yandan geceleri yazıyordum, artık kollarım uyuşmuştu… Bir yandan da bir anda o kadar gerçekle karşılaşmak kolay değildi. Yaklaşık bir sene gittim geldim, hikâyeyi toparlamaya başladım. O kadar çok acı vardı ki… Bu noktada, bir senaryo topluluğundan öğrendiğim bir şey bana çok yol gösterdi: “Acıya rağmen insanların ne yaptığını anlatmak zorundasın.”

Neler gördünüz?
3 gün içerisinde her şeylerini kaybeden bir ailenin hikâyesine şahit oldum mesela. Adamın Suriye’de 7-8 tane pastanesi var ve savaştan sonra her şeyini kaybetmiş. Sınırdan geçerken tehdit edilmişler, paralarını, her şeylerini almışlar. Adam buraya gelmiş, iki tencere alacak parası varken yapabildiği en iyi şeyi yapmaya karar verip lokma yapıp satmaya başlamış. Yaklaşık 1,5 sene sonra Aksaray’da kendine bir yer tutup pastane açtı ve şimdi onun yüzündeki gülümseme hiçbirimizde yok. “Mutluyum, çünkü nefes alıyorum; mutluyum, çünkü çocuklarım sağ” diyor. 

Sizin için mutluluğun tanımı değişti diyebilir miyiz?
Mutlu olmak için çok şeye ihtiyacımız var bizim, çıtamız çok yükselmiş. Orada gördüklerimse tam tersiydi. Bir kısmı gerçekten çok zor durumda hâlâ; ancak o insanlar artık her şeyi sıfırladıkları için, nefes aldıklarında mutlu olabiliyorlar. Evet, hiçbir şeysiz mutlu olabiliriz. Bir lokma ekmek yeterli…

Film yapım süreci nasıl başladı?
Yaklaşık 2. senenin sonunda senaryoyu bitirdim, oyuncu ve cast arama işi başladı. Suriye aksanı ile konuşan oyuncu bulma konusunda bu kadar zorlanacağımızı tahmin etmemiştim. Hikâyeyi bir çocuk üzerinden anlattığım için çocuk oyunculara da ihtiyacım vardı. Cast ekibi ile birlikte okulları dolaşıyor, çocuklarla konuşuyorduk. Çocuklara birkaç soru sorduğumuzda anne babalarının nerede olduğunu bilmediklerini görüp, hikâyelerine şahit oluyorduk. Yüzbinlerce annesiz babasız çocuk var bu ülkede…

Bir film çektim, hayatım değişti!

Başrolü bu şekilde mi buldunuz?
7 ve 11 yaşında iki kız çocuğu arıyorduk. Bir yıldan fazla zaman geçmiş, bulamamışız, artık ümidimi kaybetmek üzereyim… En son gittiğimiz okulda bir sınıfa girdim, ‘oyuncu olmak isteyen tahtaya kalkıp öğretmenin taklidini yapsın’ dedim. Bir tanesi çıktı, öyle güzel taklit yaptı ki, bütün sınıf kahkaha atmaya başladı. Biz ekiple birbirimize baktık, sarılıp ağlamaya başladık o anda! Rawan Skef, başrol oyuncusu olarak seçilmiş oldu. İkinci çocuk da biraz sonra gelip kendiliğinden boynuma sarıldı, müdürün kızıymış, tam aradığımız özelliklerdeydi ikisi de…

Ne büyük tesadüf!
Ben iki buçuk sene uğraşmışım, sonunda bir mucize oldu. Ben mucizelere inanmam ama çok çalışır, çok sabredersiniz sonunda olur ya…

Başrol kadın oyuncumuz için de çok uğraştık. Arap dünyasından birkaç oyuncuya çok samimi bir mektup yazdım. Derdimi anlatıp yardımcı olmalarını istedim… Ürdünlü kadın oyuncu Saba Mubarek, orada çok meşhur… O da hayatının garip, umutsuz bir dönemindeymiş, kendisi de Filistin’den kaçmış, annesi de oradan, o da mülteci… Senaryoyu okuyunca ağlamış, telefon açıp ‘ben seninle çalışacağım’ dedi. Bir mucize daha!

Rawan Skef’in hikâyesinin gerçek olduğunu duyduk…
Evet, film sonunda gerçek oldu! Rawan gerçekten de Yunanistan’a kaçtı. Kendisinden aylarca haber alamadım, aramızda çok duygusal bir bağ oluşmuştu, çok endişelenmiştim. Sonradan öğrendim ki annesi ve erkek kardeşi ile birlikte bir grup adam tarafından kandırılmışlar, aile olarak sınırdan geçirilip ortada bırakılmışlar, daha sonra da polis aileyi alıp hapse atmış. Ben onları daha sonra Selanik’te bir kampta buldum. Yunanistan’da da şartlar çok zordu, adam başı yarım battaniye düşüyordu kampta! Şimdi Almanya’da, Bremen’deler. İlk fırsatta yanlarına gideceğim, hikâyemiz devam ediyor.

Film seyircilere bunu anlatıyor mu?
Sonunda çok kısa bir şekilde belirttik ‘bu filmde yaşananlar gerçek oldu’ diye… ‘Bir film izledim hayatım değişti’ dersiniz ya, benim için o kadar gerçekle temas edince ‘bir film çektim hayatım değişti’ oldu.

Nasıl değişti?
Gördüğüm sıkıntıları görsel olarak anlatabilmek çok önemliydi benim için, insanların fikirlerini değiştirebilmek ve “kalıcı sinema” yapmak istiyordum. Akla hayale gelemeyecek zorluklar vardı. Toplamda 4 sene sürdü; adım adım, her aşamasında durup güçlenerek atlattım.

Proje bittikten sonra da o insanlarla bağımı hiç koparmadım. Buradaki yetimler okuluyla sürekli görüşüyoruz. Çevremdeki arkadaşlarıma diyorum mesela şu okula git, şu adrese git, bu çocuğun ihtiyaçlarını karşıla… Böyle bir çevre ve ağ oluştu etrafımda. Benim için en değerli kısmı bu oldu. Bir filmle bunu yapmak çok zor bir şey. Ama bu film bunu başardı.

Bu yolculuk sizi nereye götürüyor sizce?
Bu proje çocuklarla ve kadınlarla ilgili bir şey yapmayı hayatımın bir parçası haline getirdi. Ne iş yaparsam yapayım bunu gözeteceğim. Artık dizi yapmıyorum; sinema filmleri yapıp, mesela bir tane gişe filmi yapıp, bir tane derdimi anlatan film yapıp, aslında kadınlar ve çocuklar için iyi şeyler yapmak istiyorum. Bir çocuğun yetişmesi, iyi okuması… yapabildiğim kadar işte, kimse dünyayı değiştiremez, kimse 7 yıldır süren bu savaşı durduramaz belki ama yangına su taşıyan karınca misali, insanlar için bir şey yapmak derdindeyim…

Bu sektörde kadın olmayı, bu işi bir kadın olarak yapmayı nasıl tarif edersiniz?
Kadın yönetmen olmak, herhalde dünyanın en güzel mesleklerinden bir tanesi. Hem çok duyarlı bir yere sahipsiniz hem de resim olarak, görsel olarak derdinizi anlatabiliyorsanız çok zevk alacağınız bir meslek. Özellikle oyuncularla çalışırken, onların duygularını ortaya çıkarırken, onlarla şefkatle, anlayışla çalışmak, çok tatmin edici bir iş. Mesleğin çok güzel yönleri var.

Erkek egemen bir sektör diyebilir miyiz?
Eskiden daha çok öyleydi, şimdi biraz daha iyi. Biz çok iyi iş bölümü yapıyoruz diye düşünüyorum. Kadın yönetmenler arttıkça, erkek ekip çok saygı duyuyor, evet güç gerektiren kısımları biz yaparız, duygu ve kreatif kısım size ait diyorlar. Bu iş bölümü doğru olduğunda çok güzel şeyler ortaya çıkıyor. Ben bu alanda zorluk yaşamıyorum.

Acaba erkekleşmek gerekiyor mu biraz, yoksa kadın duruşuyla da olabiliyor mu bu?
İlk başta o yanılgıya düştüm. Sert olmaya çalıştım, işe yaramadı. Feminen, yumuşak bir duruşla da o otoriteyi yakalayabiliyorsunuz. Çok güzel bir örnek vardır: Osmanlı’da savaş zamanı zırhların altına ipek giyerlermiş çünkü bir tek ipek oku geçirmezmiş. Sıkı dokunmuş bir ipek, en yumuşak ve en sağlam malzemeymiş. Bir kadının en güzel yanı da bu olsa gerek diyorum, yumuşak ve sağlam olabilmek. Bazen delirip kendimi kaybettiğim yerlerde çok işime yarayan bir bakış açısı bu. O yumuşaklıkla o otoriteyi sağlayabiliyorsanız gerçekten istediğiniz birçok şeyi yapabiliyorsunuz.

Faydayı merkeze koymak önemli.

Oprah’ın ‘yapmak istediğin şeyi yapana kadar yapmak zorunda olduğun şeyi yap’ diye bir lafı var. Siz de “bir gişe filmi, bir tane de yapmak istediğim film yapacağım” derken bunu mu kastediyorsunuz?
Ben 20 yıl dizilerde çalıştım. Bu işi öğrenmek için ve yapmak istediklerimi yapabilmek için 20 yıl bekledim. Cem Yılmaz’ın da bir lafı var, insanlar gelip oyunculuk yapabilecek miyim dediklerinde onlara “ilk 20 yılı zor ama sonrası çok kolay” diyormuş!

Bu röportajı okuyan kadınlara ilham olacağını düşündüğünüz bir öneriniz var mı?
Kadınların hayatlarının bir tarafına faydalı bir iş koymalarını veya bu faydayı koymalarını öneririm. İnsanlar yaptıkları işlerde faydayı ön plana koyduklarında hayat daha verimli geçiyor. Bu film faydalı bir film olacak, 4 yılda ilmek ilmek işlediğim bir eser bu, çok gerçek bir şey. Savaş mahkemeleri kurulduğunda bu bir belge olacak, insanlığın bu dönemi için bir belge olacak bu… Bir tane bile insanın fikri değişiyorsa, ‘bunun böyle olduğunu bilmiyordum’ diyorsa bu film faydalı olmuş demektir. Gerçek her zaman kalıcıdır.

The Guest, 14 Eylül 2018’de gösterime girecek ve yaklaşık 20 sinemada 1 hafta boyunca vizyonda kalacak. Filmin yapımcılığını Andaç Film Yapım, İFP Film ve İD Film üstleniyor. Saba Mubarek, Rawan Skef, Şebnem Dönmez, Yeşim Ceren Bozoğlu, Rıza Akın gibi oyuncuların rol aldığı filmin kadrosunda ayrıca yüzlerce Suriyeli göçmen de yer alıyor.

Antalya Film Festivali’nde “Avni Tolunay Seyirci Ödülü”, Boğaziçi film festivalinde ‘’En iyi film ve kurgu ödülü’’ aldı. Yurtdışında festival yolculuğuna devam eden “The Guest”, son olarak Dublin İpek Yolu Film Festivali ile Malmö Arab Film Festivalleri’nden de “En İyi Film” ve “En İyi Kadın Oyuncu” ödülleri ile döndü.

Gerçek bir göç hikâyesi izlemek ve Suriye savaşından sonra yaşananlara sinema perdesinden bakabilmek için filmi kaçırmayın!

Bu röportajı gerçekleştirdiğimiz Pulat Çiftliği’ne misafirperverliklerinden ötürü teşekkür ederiz.

Kale Kategori

Yorum Yap

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir