Meğer İnsan Kendini Doğuruyormuş

Domatesin kabuğuyla yenildiği zamanlardı…

Ertesi gün okulun son günüydü. Güzel bir bahar akşamıydı. Yatmaya hazırlanırken annem yarın Barış Manço’nun konserine götüreceğini söyledi. Ah ne sevindim!.. Uyku tutmadı. Hayaller kurdum sabaha kadar…

Sabaha karşı babamın jilet gibi iç içe katlayıp cebine koyduğu iki beşlikten birini aldım. Çaldım yani. Önlüğümle yatmıştım zaten, çantamı alıp evden çıktım. Bakkalın açılmasını bekledim, beşlik büyük paraydı; bir şişko şişelik kola aldım, sonra bir tane daha aldım. Çantama soteledim. Konserde içecektim. Havam binbeşyüz. Sonra döndüm bir tane daha aldım, en yakın arkadaşıma da götürdüm. İstesem 6 tane daha alırdım, beş lira büyük paraydı. Çok üstü arttı, ayran içtim, simit yedim. Simit ısmarladım arkadaşıma. Sakız aldım.

Bizim evde kola yasaktı. Televizyon da yasaktı. O yüzden Altanlara gider kola içer, televizyon izlerdim. Yağda kızarmış börek yapardı Gülşen Teyze, ohh mis bayılırdım onlara… Altı kardeşler Altanlar. Her biri ayrı güzel insan. Sofrada yok yok… Sabahları okula giderken Altan’ı almaya giderdim, bilirdim geç hazırlanıyor, erkenden dayanırdım kapıya. Onu beklerken kahvaltı yapardık. Kalabalık ve “Sana” yağlı, reçelli ekmeklere bayılıyordum.

Okulda herkese konseri söyledim, gelen arkadaşlarım varmış zaten. Arkadaşım Eşek’i söyledik çıkışa kadar. Açıp açıp çantama kola duruyor mu diye bakıyordum. Son ders hiç geçmek bilmedi…

Zil çaldı ve ben koşmadan hızlı adımlarla kolam patlamasın diye eve gittim. 4. katı çıktığımda kapının ardında babamın burun deliklerini hayal ettim, o saatte evdeydi. Annemin her zamanki sakin durduran sesi; “Düşürmüş olabilirsin Necoş” dedi. Kapıyı açmıştım artık, gerisini tahmin etmiştim ama düşürmüş olabilirsin bana da iyi geldi. Düşmüş olabilir gerçekten. Üstüme alınmadım. O an tek şeyi düşündüm, çantayı nasıl darbe almadan bir kenara koyabilirdim. Sanırım ayakkabılığa bıraktım hemen, çünkü babamın hızını herkes bilir, sağ gösterir sol vurur. Eli ağırdır daha önce sağlam tokat yemişliğim var, tecrübelerim beni o an kaçmaya planladı. Yer de aklımdaydı, orada beni bulamazdı. Araya annem girdi, dur demeye kalmadı bir tane yedim silleyi. Para çalınmaz diye ağzından köpükler çıkarak hönkürüyordu. Annem ağlamaya başladı. Düşmüştür, ben almadım dedim. Çocuk aklı işte, akıl edememişim keşke ikisini de alsaymışım, iç içe oldukları için düşse ikisi de düşeceğinden biri kayıp olunca ve sabahın körü bir tek ben evde olmayınca babam çakozlamış tabii…

Kömürlüğe saklanmayı başardım, uzunca bir kovalamacanın sonunda. Karanlık, pis, izbe, kara bir delik gibiydi. O gün orada fare, böcek, hayalet ne varsa bütün korkularımı yendim. Birkaç kez geçtiler yanımdan. Ama görmediler. Sonra nasıl oldu hatırlamıyorum, babam sakinleşti, biz giyinip konsere gittik. Annem konuyu hiç açmadı. Ara ara kafamı okşadı. Şarkılara eşlik etmem için teşvik etti ama hırsız biri olarak canım hiç istemiyordu. Kolayı da çıkarıp içmedim. Yüz karası bir olayın baş kahramanı oydu. Ona da küsmüştüm. Arkadaşlarımı gördüm, el salladılar, bir ara yanımıza geldiler, konuşamadım. Sanki her şeyi biliyorlardı.

Babam bana ders verdi, öyle düşündü, cezası ağırdı her zamanki gibi. Hırsızlık kötü bir şeydi ve cezası ağır olmalıydı ki, bir daha yapmamalıydım… O da öyle görmüş, öyle öğrenmişti Gestapo büyükbabadan. Sevgi göstermeden saygı ve korkuyla büyütülmüş çocuklardılar ve öyle evlatları olmalıydı. Korkardık evet, hem de çok, ama aramızda bağ hiç olmadı. Hatta zorla gönderildiğim Kuran kursu ve teravihlerde çişimin geldiğine inanmamışlardı, çok tuttum ama en sonunda salmıştım. O da ayıp, hatta günahların en büyüğüydü.

Hemen yan apartmana taşınmıştık. Tuvalet değişmişti, asriden alafrangaya geçmiştik. Benim için çok zordu neden bilmiyorum. Eski evin anahtarını alıp alıp oraya gidiyordum ta ki babama yakalanana kadar… Bu sefer nasıl çiş tutulur eğitimi verdim kendime, deli gibi tutup denemeler yaptım. Artık evden başka hiçbir yerde tuvalete girmiyor, eve kadar tutabiliyordum. Sonra bir gün 20’li yaşlarda bağırsaklarımın üçte ikisini aldılar. Hala başka yerde giremiyorum..

Komşunun babaları daha iyi gelirdi. Annem tam tersi bir insandı, 4 yaşıma kadar emzirmiş beni, abim 7 dese de! Her hatamda, her yanlışımda yanımda durmuş, kafamı okşamış, ağlamış ya da sarılmıştı… Sıcacık bir göğsü vardı. Kızıl şampuan kokan saçları… Deterjan kokan çarşafları… Ev hep temizlik kokardı. Annem bende hep koku anıları bıraktı. Koklamak, koku, anne kokusu…

Bunları bunca yıl hiç hatırlamadan yaşamış olmama çok şaşırdım. Ara ara kardeşlerle toplanınca hıyar gibi gülerek, “Hahahah para, evet evet para çalmıştım, kömürlük evet evet hahahahhaha” diye güldük geçtik çok kez. Ama bir gün anne olunca her okuduğum kitapta ebeveynlikle ilgili ne varsa Nuh’u değil de kendimi buldum. Tüm çocukluğumla yüzleşmeye başladım. Ne çok şey saklamış beynim, ne çok anım varmış. Ne çok travmam varmış. Ne çok şeyi bastırmış, gizlemiş, gömmüşüm. Ne çok incinmişim. Hatırlamak istemiyorsan, hatırlamıyorsun demek. Okudukça, öğrendikçe, yüzleştikçe çocukluğum ne enterasan geldi.

Anne olunca meğer insan kendini doğuruyormuş. Her şey hafızamda canlanmaya başladı. Onca şey beni bugünkü Canan yapmış. Annemle aramdaki o ayrılmaz, kopmaz bağ belki de taaa o günlerden geliyor. 30 yıl aynı yatakta yatmak. Hala nefesinin nefesime can oluşu.

Babamın bana verdiği ders işe yaramış mıydı; evet daha profesyonel çalmayı öğrenmiştim.  Ondan sonra çaldığım iki seferki paraları anlamadı. Annemden hiç çalmadım. Belki de babamı acıtmak bana iyi geliyodu… Kim bilir ne düşünüyordum acaba…

Şimdi Nuh Deniz’le aramdaki ilişkiye bakıyorum, hiç de babadan oğula geçen bir şey olmadığını düşünüyorum. Dayak atmak, tokatlamak, terbiye verme, aşağılama, bağırma, ağlatma, küstürme, ceza verme, ödül verme… Her şey doğalında güzel. Bir gün Nuh hırsızlık yapsa ne düşünürüm, bilmiyorum nasıl davranırım. Ama babamdan böyle gördüm diye aynı şeyleri yapmam, çocuğuma da yaşatmam. Empati hayatın her alanında çok önemli.  Aynalama çok önemli. Nedenini bilmek önemli. Duygunu ifade edebilmek önemli. Sevdiğini, şefkatini, bağışlayıcılığını göstermek önemli. Her şey geçer gider, anılar bile silinir, kokun ve duygun kalır.

Bazen iyi ki Alzheimer diyorum annem için, unutmak güzel şey…

He annem dünyanın en iyi kadını, babam dünyanın en kötü adamı mıydı, asla. Öyle öğrenmişti, öyle görmüştü, sevgisiz büyümüştü, yapacak bir şeyi yoktu, onu seçmişti.  Allahtan o kuşağın sonu geldi. Yeni kuşak çok bilinçli. Okuyan, öğrenen, güzel evlatlar büyüten bir sürü anne baba tanıyorum, seviniyorum.

Şimdi vicdanlı, şahane bir eşim var. Oğluna tam zamanlı ebeveynlik yapıyor. Ev işlerinde yardım ediyor. Onun da çocukluğu berbat geçmiş. Neler neler yaşamış. Ancak iyileşmek ve evladına babalık yapmak için 10 yıllık işinden vazgeçmiş bir baba. Gördüğünü aktarmamak için elinden geleni yaptı, yapıyor da. Tüm kalbimle ona inanıyorum.

Annem yanımda.
İleride nasıl biri olacağı sürpriz ama çok tatlı bir evladım var bin şükür.
Babama da Allah’tan rahmet diliyorum…

Görsel: Jonathan Borba adlı kişinin Pexels‘daki fotoğrafı

Dijital Topuklar’da yazılan yazılar, yazarın bakış açısı ve fikirlerini yansıtmakta olup, Dijital Topuklar’ın görüşlerini temsil etmeyebilir.
Meğer İnsan Kendini Doğuruyormuş” içinde 2 yorum
  1. Ayfer

    Ruhuma dokundunuz.

    Cevapla
  2. Tulay

    🍀💚

    Cevapla

Yorum Yap

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir