Cüret Etmeye Bir Övgü: Huysuz Virjin

Ülkenin en şahane renklerinden, en kıymetli mücevherlerinden Seyfi Dursunoğlu’nu kaybettik. Misler gibi bir zekâ, çok güçlü bir mizah duygusu, tadından yenmeyen bir dalgacılık üstüne bir de çok iyi bir kalple birleşirse nasıl olur diye merak edersek aklımıza her zaman ilk gelecek örnek olarak tarihteki yerini aldı Seyfi Bey. Yıllar geçse de sol memesinin altındaki cevahiri karartmamayı başararak yaşadı üstelik; ve bunun dünyadaki en zor şeylerden biri olduğunu o kadar iyi biliyoruz ki…

Seyfi Dursunoğlu 1970 yılında yarattığı Huysuz Virjin karakteri ile daha “drag queen” diye bir kelimenin varlığından bile haberi olmayan onlarca insanı, tüm patavatsız, sözünü sakınmayan, içinde bolca cinsellik barındıran şakalarla dolu programlarla çoluk çocuk, maaile ekran karşısına geçirtmeyi başarmış belki de tek insandır televizyon tarihimizde. Ailece televizyon izlerken en ufak bir öpüşme sahnesinde bile herkesin yaşı kaç olursa olsun alelacele başka yerlere bakmaya çalışması ve o anı görmezden gelmesi ile dolu ekran alışkanlıklarımızı bilmeyen birine bunun ne kadar önemli ve sıra dışı olduğu anlatmak zordur. Çok bize özgü, bizim için, bize göre ve belki de o yüzden şimdi bahsederken bile içimizi titretiyor.

Huysuz Virjin’i ne kadar sevdiğimiz ve her bir rengini ayrı ayrı ne kadar özleyeceğimiz üzerine uzun uzun konuşabilirim ama bir de Seyfi Dursunoğlu’nun gösterdiği cesaret ve kendi olma konusundaki tavizsizliğinden bahsetmek istiyorum şimdi biraz. 18 yıllık bir memuriyetten istifa edip kadın kılığında sahneye çıkma fikri günümüz şartlarında bile yeteri kadar zorken, bunu 1970 yılında yapmış birinden bahsediyoruz. Dünyanın en dandik, en sponsorlu hikâyelerini ‘Ayy ne kadar ilham verici’ diye TedX sahnelerinde anlatanlara inat, bu kadar zor ve çok ama çok cesaret gerektiren bir hayatı son derece normalmiş gibi, olanca zarafetiyle ve vakurla taşımış birini ne kadar konuşsak az gibi geliyor. Beyaz yaka hayatı bırakıp bir Ege köyünde takı tasarımı yapmaya başlamış birinin en az üç gazete röportajı varken böyle bir hayatın her yerde defalarca konuşulmamış olmasına anlam vermekte zorlanıyorum.

Seyfi Bey’i şimdiden ne kadar özlediğimizi, yerinin nasıl da doldurulamayacağını, son yıllarında onu ekranda göremediğimiz için ne kadar üzgün olduğumuzu, o yokken dünyanın biraz daha siyah beyaz olduğunu hep aklımızda tutalım ama ondan bahsederken aynı zamanda cesaretin gücüne de inanalım dilerim. Olmak istediğimiz kişi olmak için asla geç olmadığını, ‘Elalem ne der’ cümlesine bir ömür harcamamayı, herkese rağmen yola çıkmanın ferahlığını unutacak gibi olursak Huysuz Virjin’i düşünelim isterim. Çastara ças, çastara ças.

Dijital Topuklar’da yazılan yazılar, yazarın bakış açısı ve fikirlerini yansıtmakta olup, Dijital Topuklar’ın görüşlerini temsil etmeyebilir.

Yorum Yap

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir