Her Sabah Parlak İşler Tasarlar, Gün Boyu Budalalık Ederim

İzolasyonun ikinci ayını geride bırakırken artık şöyle isyan ederken buldum kendimi: Bu kadar düşünmek istemiyorum!

Bütün gün evde olmak beraberinde sonu gelmez bir düşünce silsilesini getirdi. Neyi nasıl yapıyormuşuz da bu kadar fazla düşünmeden idare edebiliyormuşuz? En saçma ayrıntılar bile zihnimi meşgul ederken şaşkın ve yorgunum.

Süreç başladığında, o günlerin mevcut hava şartlarını da düşününce evde kalmak pek de zorlayıcı değil hatta belki keyifliydi. Çünkü özlemiştik evlerimizi, tüm gün evde vakit geçirmeyi. Ben de fırsat bu fırsat diyerek kendime yeniden bir program çizdim; zaman veya enerji bulamadığım aktivitelere yönelik bir çerçeve oluşturdum. Sonra dönüp baktım ve evet eyvah, kendime ne kadar yüklenmişim!

Şimdilerde bu kadar sıkıştırdığım gündemime bakınca eski rutinimi özlediğimi görüyorum, kendime ayırabildiğim o pek az fakat kıymetli vakitleri. Evet yine de vaktimi kıymetli kılmaya çalışıyorum ama sanırım buna nadiren vakit bulmak daha çekiciydi.

Ya da bahaneleri mi özledim demeliyim? Tüm gün sana kalınca vaktim yok sızlanmasından uzak, her anı değerlendirme kapasitesine sahip olduğunu düşünüyorsun. Ama işte öyle olmuyormuş.

Şimdi o ilk haftadan yaptığım programa bakarken acı acı gülümsüyor ve hayallerime yenik düşen hayatıma bakıyorum:

Okunması için yeni sekmede açıp da biriktiğine şaşırdığım ve asla okuyamadığım yazılar; ardı ardına bitirmek isteyip ve fakat o kadar sağlam kafayı bulamadığım kitaplarım; izolasyonun ilk gününden beri hemen her gün ‘yarın arayacağım’ deyip de henüz bir kere bile arayamadığım sevdiklerim; annemin iş yükünü biraz azaltayım diye her gün sofrayı hazırlamaya niyetlenmem fakat annemin mutfağa yine benden önce girmesiyle bozulan girişimlerim; evde de insanın kendine milyon tane iş bulabiliyor olmasına şaşkınlığım; sadece su almak için girdiğim mutfaktan orayı burayı toparlayım derken sadece su alamadan çıkmak; izlemek için daha sonra izle listesine ekleyip de giderek birikip beni büsbütün soğutan videolar; Netflix’i geçtim TRT’nin mevcut arşivinden seçtiğim fakat bir türlü izlemeye vakit yaratamadığım diziler; taa mart ayında blogda yazarım diye kitaplığımın görünen rafına koyduğum kitap incelemeleri; değişen mevsimler ile bu sene evde yakalayan ruhsal dalgalanmalarım; tüm bunları neden hissediyorum diye kendi kendimi yemem ve durumun psikolojilerimiz üzerindeki etkisini hala yadsımam; kendime hak vermekle kendimi dövmek arasında gidip gelen sorgulamalarım; izolasyonun başında çok kararlı bir halde yaptığım planların hala askıda beklemesi ve o kapanmayan sekmelerin adeta bir bilgisayar gibi zihnimin işleyişini de yavaşlatması; boş boş otururken kendimi yiyip bitirmek ve işe yarar bir şeyler yapmak için o koltuktan kalkma girişimlerimin başarısızlıkla neticelenmesi; mevcut kaygılarımız yetmezmiş gibi bir de gelecek kaygısı yüklenmemize yol açan market fiyatları ve bugüne dek duymadığım kadar kendini hissettiren bütçe kaygısı; olacak ya hemen hepsi bu yaza denk gelen düğün davetleri ve yükseldikçe yükselen altın fiyatları; fırsatçılığı şu günde bile kâr sayan pazar ekonomisi; öncesine iki kuruşa alabildiğimiz pek çok şeyin akılalmaz bir biçimde dört, altı hatta sekiz kuruşa yükselmesi ile zıplayan sinirlerimiz…

Evden çıkmayınca insana pek de cazip gelmeyen bakım ritüeli, iyileştirmeye çabalasam da ev halinin vermiş olduğu rehavet ve nispeten daha güzel giyinip çıktığımız günlere olan özlemim; kendimi güç bela alıştırdığım erken kalkma rutinime inat, şimdilerde geç saatleri bulan uyanmalarım ve sinir bozan uyku düzensizliğim.

Sosyal medyada sürekli içerik üretenlerin nasıl olup da hiç tükenmiş hissetmediğine olan şaşkınlığım.

Havaların düzelip güneşin yüz gösterdiği günler, pencereden gelen kuş cıvıltıları, özlediğim şehrim, yaza dair planlarım, özenle çıkardığım yazlık kıyafetlerim, ailemle yaptığım piknikler, hala plan yapabilmek lüksü… Özlemek, özlemek, sabırsızlık, öfke, durulma ve yine özlemekle sonlanan döngüler. Yettin artık diyerek virüse bela okumalar, her gün ekranlara sayısı yansıyan kaybettiğimiz canlara karşı azalan duyarlılığımız. Yeterince üzülmüyor muyum sorgulamalarının ruhta açtığı yaralar.

Böyle düşününce Kış Uykusu’nda hiç unutmadığım bir sahnede geçen şu cümleler geliyor dilime; tam da bu günlerdeki ruh halimi yansıtan: “Aldanmak yaptığımız her işte şaşmaz yazgısı hepimizin. Her sabah parlak işler tasarlar, gün boyu budalalık ederim.”

Photo by Markus Spiske from Pexels

Dijital Topuklar’da yazılan yazılar, yazarın bakış açısı ve fikirlerini yansıtmakta olup, Dijital Topuklar’ın görüşlerini temsil etmeyebilir.

Yorum Yap

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir