Nasıl Bir Dünya?

23 Nisan 2020’nin ilk saatlerindeyim. 30+ sayamadığım gündür de evde. Çocuklar için bugünü nasıl güzelleştirir, 100. yılın coşkusunu dört duvar arasına nasıl sığıştırırız, düşünüyorum. Çok şey okuyor, duyuyor, görüyoruz bu kriz günlerinde, o yüzden düşüncelerimi odaklamam çok zor. Yeni bir dünyaya çıkacağımızı söylüyor herkes, karantina bittiğinde. Bilmiyorum, nasıl bir dünya?

Dün dinlediğim bir söyleşide yaşadığımız günler “modern çile” olarak adlandırılıyor. Bir yazıda medeniyetin doğum sancıları çektiğine dair fikirlere rastlıyorum. Doğum sancısı nedir, bir erkek yazardan öğrenecek değilim elbet. Bu konuda konuşma hakkına sahip olacaksa birileri, içlerinde mutlak ben de varım. Normal doğuracağım diye tutturup üstüne epiduralsiz olacak inadını ekleyince tam 15 saat tarlada doğururcasına sancı çekmiş biri olarak. Doğum sancısı nedir, biliyorum. Fiziksel varlığının, bedeninin tam orta yerinde- ayak, kol, bacak, uçlara doğru bir yer olsa keşke- seni bir pençe gibi kavrayıp sıkan, büken, ezen, parçalayan bir sancı. Geldiğini anladığın, bir şey yapamadan kıvranarak, bundan sağ çıkar mıyım diye düşünerek, geçmesini, daha doğrusu bitmesini beklediğin bir sancı. Kolay kolay geçmeyen, arada yaşayacak kadar soluk aldırıp geri geliveren. Öyle bir sancı ki bittiğinde evladına kavuşacaksın, ama aklına gelmiyor, pek bir şey ifade etmiyor. Sonrası olacak mı, sonrası var mı? Sadece sancı ve sen. Düşünüyorum da evet, bugünleri doğum sancısından başka neye benzetebiliriz ki? Alıştığımız sıradan yaşamlarımızı orta yerinden büken, teneke kutu gibi ezip geçen, geçecek mi, bitecek mi, ne zaman geçecek diye düşünmekle kıvrandığımız günler.

Doğumhanede ebenin üstüme çıkıp karnıma bastırdığını ve acıdan gözlerimin kararıp hep çizgi filmlerde gördüğüm o insanın kafasının üstünde uçuşan yıldızları bizzat gördüğümü hatırlıyorum, ve kızımın sesi… Aynı mutluluğu Covid-19 çilesi bittiğinde de yaşamak isterim. Çektiğimiz sancılara, tüm dünyada milyonların dayandığı acı ve sıkıntılara değen bir yeni dünya doğsun isterim.

Gazetede yerel gündeme dair haber pek okumam, politikaya ait ise, hiç. Bugün bir muhalefet partisi liderinin Meclisimizin 100. kuruluş yılı üzerine kaleme aldığı yazıya denk geldim. Bir yerinde diyordu ki, Cumhuriyetimiz ikinci 100 yılında Mustafa Kemal Atatürk’ün dediği gibi “kimsesizlerin kimsesi” olsun yeniden. 12 yıllık sosyal bilimciyim, biraz okudum biraz yazdım ama devlete yapılmış daha iyi bir tanıma rastlamadım ben: “Kimsesizlerin kimsesi”. İşte bu doğum sancısından sonra devletler kimsesizlerin kimsesi olsun istiyorum. Aynı yazıda “daha alçakgönüllü bir medeniyet” yaratmamız ihtimalinden bahsediliyordu, o alçakgönüllü medeniyet biz olalım istiyorum. Dinlediğim bir söyleşide “vicdanlı bir sistem” ortaya çıksa keşke diye konuşuluyordu, o vicdanlı sistemi kuralım istiyorum. Ve kendi memleketimizde, 100. doğum gününü kutladığımız ülkemizde ve dünyanın tüm halkları için, her yerde alçakgönüllü ve vicdanlı yeni bir dünya kurmak için bu sancılı dönemden daha uygun bir zaman düşünemiyorum. Hepimiz bir ucundan tutsak, yapabiliriz bence. En azından gelecekten ne istediğimize dair bir fikrimiz olsun. Yazalım, burada dursun.

Photo by Porapak Apichodilok from Pexels

Dijital Topuklar’da yazılan yazılar, yazarın bakış açısı ve fikirlerini yansıtmakta olup, Dijital Topuklar’ın görüşlerini temsil etmeyebilir.

Yorum Yap

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir