Balerin ve Gazeteci

Balerin tarihi binanın kıvrılan merdivenlerini hızlı adımlarla birer ikişer inerken ayakkabısının birini bu basamaklarda düşürse arkasından kim koşar diye düşünüyordu. Son basamaklara ulaştığında hızlıca kolundaki saate baktı. Daha bir saat vardı randevusuna ama yine de acele etme ihtiyacı duyuyordu. Varacağı noktaya kadar karşısına çıkabilecek tüm engeller ve beklenmedik durumlar birer birer kafasında belirmeye ve bir arı bulutu misali onu kovalamaya başladı. Nemlenen avuç içlerine ve hızlanan kalp atışlarına karşılık derin derin nefes almaya başladı, âna odaklanmak yerine bir saat sonrasını düşündü.

Psikoterapiye başlayalı bir yılı geçmişti. Randevusuna tam zamanında yetişip terapi de kırkbeş dakikanın sonunda tam zamanında bittiğinde bir süre yerinden kalkamadı Balerin. Nereden çıktığını, daha doğrusu önceden nerelerde saklandığını bilmediği cümleler kurmuştu terapi boyunca. Sanki bir kutu vardı içinde ne olduğunu bilmediği ve bir dış güç bu kutunun kapağını açmış ve birden tüm düşüncelerinin odaya saçılmasına neden olmuştu. Bu düşünceleri toplayıp kutuya geri koyma ihtiyacı duyuyordu. Unutmamak için. Gerçi konu hep aynıydı, daha doğrusu açığa çıkan ana korku hep aynıydı. Bu korkusunu keşfetmiş olması gündelik hayatta da onun etkisinde olduğu zamanlarda farkındalık sağlıyordu, ama yine de yolun başındaydı.

Eve dönmek üzere adalar vapuru iskelesine vardığında kendini tüy gibi hafif hissediyordu Balerin. Her zamanki gibi dışarıda bir yer buldu kendine. Vapurun kalkmasına kadar birkaç sayfa okumak üzere açtı kitabını. Vapur hareket ettiğinde kitabı kapatıp seyre dalacaktı şehri. Sanki vapurda kendisinden başka kimse yokmuş gibi hissedecekti. Kaç defa aynı vapurda aynı sularda aynı martılarla İstanbul’u seyretmişti. Kendisine güven hissi veren bu çok sevdiği rutini bozacak olan konuşkan bir kişinin yanına oturmuş olduğunu henüz anlamamıştı Balerin. Vapur kalkınca büyü bozuldu. İlk önce kısa ve basit sorular geldi. Pardon, İngilizce biliyor musunuz? Biliyorsanız size bir şey sorabilir miyim? Bu vapur ilk önce hangi adaya uğruyor? Şu karşıdaki kule Galata Kulesi değil mi? Martılara simit atılıyormuş, atanlar yukarıdan mı atıyor genelde?

Balerin bütün soruları kısa kısa cevapladı, kendisini içine düştüğü bu durumdan kurtaracak kitabını tam açacak gibi olmuşken bu sefer kendi zihni sorular üretmeye başladı. Turist olduğunu düşündüğü kişi pek turist gibi de gözükmüyordu. Bu soru işaretine çok fazla takılmadan, “sadece İstanbul’u tanımaya çalışan bir yabancı” diye bir etiket koydu Balerin. Sonra da kendinden utandı. Cesaretini toplayıp pek yapmaya alışık olmadığı şekilde sohbeti devam ettirmek üzere bir adım attı. “Ziyaret mi ediyorsunuz İstanbul’u?” diye sordu Balerin. Portekizli bir gazeteciydi ve İstanbul’a yeni taşınmıştı. İlk başta Beyoğlu’nda oturmayı planlamış olsa da, orada oturduğu geçici bir süreden sonra şimdi Adalar’da ev kiralamayı düşünüyordu. “Neden Adalar?” diye sordu Balerin Gazeteci’ye. “Fikir olarak çok hoşuma gitti doğrusu. İki kıtaya yayılmış bir şehir, şehrin içinde bir deniz, denizin ortasında da adalar. Hem ada, hem de şehrin ta kendisi. Yani şehrin hem içindesin hem de dışında. Kıtaların da ortasında.”

“Sen ne yapmaya gidiyorsun?” diye sorunca Gazeteci, Balerin ilk önce çekindi adada yaşadığını söylemeye. “Bir arkadaşımla buluşacağım” dedi hızlıca ve kısık bir sesle. Hemen sonra da pişmanlık başladı Balerin’de. Kesin bu yalanım sohbet ilerledikçe bir yerde çıkacak diye düşündü. Ergenlik yıllarında tüm arkadaşları ebeveynlerine küçük beyaz yalanlar söylemeyi bol bol pratik ederken, Balerin tek bir tane bile söyleme ihtiyacı duymamıştı. Balerin’in anne ve babası onu öyle bir özgür bırakmış, ona o kadar çok güvenmişlerdi ki, yalan söylemek, onlardan bir şey saklamak gibi davranışlara gerek kalmamıştı. Ona gösterilen bu kadar güven ve özgürlük içinde Balerin’in genelde kimseye güvenememesi de ilginçti doğrusu. O anda yanında oturan Gazeteci’ye güvenemediği gibi.

Gazeteci birden heyecanlı bir şekilde aklına bir şey geldiğini hissettirerek konuya girdi. “Bir yaşlı adam varmış adalar civarında JetSki ile dolaşan, onu görür müyüz sence bugün?” Balerin bu beklenmedik soruyu duyunca gülümsedi ve “sen nereden biliyorsun?” diye sorduğunda aynı anda biraz da gevşediğini hissetti. “Ben gazeteciyim, tabii ki bileceğim, araştırınca herşey karşına çıkabilir biliyorsun” dedi Gazeteci. “Peki araştırdığın ve bulduğun şeylerin doğruluğuna nasıl karar veriyorsun? Bazı yöntemler mi var bunun için?” “Sorumu cevaplamadın, onu görür müyüz sence bugün?” “Pek sanmıyorum” diyerek devam etti Balerin, “genelde hafta sonları görüyorum sanırım, ama istatistiklere güvenmesek de olur tabii ki”. “Peki, o zaman görmeyeceğimizi varsayalım ve görürsek de küçük bir sevinç ve şaşkınlık yaşayalım” dedi Gazeteci gülerek.

“Seni ne getirdi buraya?” diye sorduğunda Balerin, artık sorularının sıklığına da şaşırmaya başlamıştı. “Uzun hikâye” dedi kısaca Gazeteci ve “belki bir gün birlikte birer kahve içerken detaylı anlatırım” diyerek devam etti. Balerin bir an yüzünün kızardığını hissetti ve nefesini tuttu, ve sonra kendini yakalayarak derin bir nefes aldıktan sonra “neden olmasın, tamam, anlaştık” diye cevap verdi.

Burgazada’ya yaklaşırlarken Balerin “hangi adada ineceğine karar verdin mi?” diye sorduğunda, Gazeteci “sanırım senin ineceğin adadan başlayabilirim, ne dersin?” dedi. Balerin “o zaman iniyoruz şimdi” diyerek ayağa kalktı. Vapurdan indiklerinde sessizce yürüdüler birlikte, Balerin aniden durana kadar. “Ben arkadaşımla burada buluşmak üzere sözleştim” diye ikinci yalanını söylemiş oldu. “Peki, ismimi söylemiştim ama tekrar söyleyeyim, beni bulman için” diyerek gülümsedi Gazeteci. “Seninle tanıştığıma memnun oldum” diyerek elini uzattı.

Balerin, Sait Faik heykelinin altında bir heykel gibi durarak Gazeteci’nin kendisinden uzaklaşmasını seyrediyordu. Gazeteci aniden arkasını dönüp “sana bir kahve borcum var, unutma” diye seslendi. Balerin gülümseyerek bir elini havaya kaldırırken diğer eliyle de çantasındaki kitabını çıkarmaya çalışıyordu. Kitabı açtı açmasına ama okumak yerine Sait Faik ile konuşmaya başladı. O anlardı halinden. Tekrar iskeleye doğru döndüğünde Balerin, Gazeteci’nin arkasından koşup onu yakalamak için geç olup olmadığını kestirmeye çalışıyordu. Birden bu düşüncelerden kurtulmak istercesine boş bulunup tekrar kitabını açtı. Öylesine açtığı sayfada gözüne ilk ilişen o cümleyi ister istemez sesli okurken buldu kendini: Herhangi birine güvenmesi için önce kendine güvenmesi gerekiyordu. Sait Faik’e doğru baktığında onun da onayladığını hissederken çalan telefon sesiyle irkildi. Telefonu kulağına götürdüğünde çok uzak olmayan bir mesafede gözleri de yeniden Gazeteci’yi bulmuştu. Balerin telefondaki annesine tek bir cümle söyledi “birazdan evdeyim, ama yemeğe bir misafir getiriyorum, bir arkadaşımı”.

Yorum Yap

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir