Yürekli Davranmaya Davet

Otuz dört yaşımdayım. Herkes gibi benim de biriktirdiğim bir kendilik hikayem var; içinde depresyonlar, terapiler, ayrılıklar, anne olmak, göçler, korkular, kafa tutuşlar, bedel ödemeler olan. Bütün kadınlar gibi. Dijital Topuklar’ın yazı çağrısını görünce hayatımı özetleyen eylemi gördüm. Ben bugüne kadar ne yaptıysam cüret etmiştim. İçim kıpır kıpır oldu, yazmaya karar verdim.

Bu yazıya başlamadan hemen evvel cüret kelimesinin sözlük anlamına baktım. TDK buyurmuş ki:

  • Ataklık etmek, yüreklilikle davranmak.
  • Saygı sınırlarını aşarak davranmak.

Bir daha kâni oldum; benim işim cüret etmek. Buna aymak beni tarifi imkansız bir şekilde hafifletti, gülümsedim. Şöyle ki: Kelimenin iki anlamıyla da hayatta hep cüret edegelmişim aslında.

Yaptığım her şey, bence gerçekten her şey “saygı sınırlarını aşan davranış” olarak yansıtıldı hayatımdaki bazı kişilerce. Evde kız çocuk olmaktan gelen beklentilere karşı çıkış, ergenlikte ve yetişkinlikte taşrada sokakta kadın olarak sigara içmek, sokakta devleti protesto etmek, kendini gözaltına aldırmak, evlenmeden sevişmek ve dahi çocuk doğurmak, beyaz yakalı olmamak, göç etmek, ayrılmak diye gider bu liste. Bütün bunlar hayatımdaki birileri için “saygı sınırlarını aşan davranış”tı. Bir yandan başka türlü olamıyordum – yani sadece kız çocuk olduğun için yemek yapmayı öğrenme zorunluluğunu reddetmek, sokakta sigara içme zevkinden mahrum kalmak istemediğim için her fırsatta o sigarayı yakmak, çok istediğin o bebeği evlenmek istemeyen adama rağmen doğurmak, vs. – diğer yandan da beni kendisinin devamlılığı olanlar görenlere karşı aşırı sorumluluk hissedip, kendimi gerçek bir arıza gibi görüp bu eylemleri suçluluk duygusuyla gerçekleştiriyordum. Onların cephesinden davranışlarım diğerlerinden farklı olduğu için çok cüretkârdı… Çünkü ‘rağmen’diler. Asi, deli, huysuz, manyak, marjinal saygı sınırlarını aşmanın sıfatları olarak üstüme yapıştılar, yıllardır taşırım.

Gel zaman git zaman majör depresyonla birlikte üstünü kapattığım ne varsa çöktü üstüme. İşaretler vardı elbet; 19 yaşımda panik atak hastası olmuş, yıllar içinde buna klostrofobiyi eklemiştim, her stres haliyle yeme ve uyku bozuklukları yaşıyordum, bazı zamanlar yalnız kalamadığım da oluyordu. 2012 yılında artık hiçbir yere kaçamaz olmuş “tedavi olmayı” kabul etmiştim. O günden bugüne terapiler, meditasyonlar, sonsuz emzirmeler, bir bebeyle sayısız tek başınalıklar, öfkeler, hastalıklar, gözyaşları, metropolden göç sığdırdım. Bir yerde eridim. “Kendim ettim kendim buldum”a geldim.

Sonra bir şey oldu. Bahar temizliği yapar gibi içimden ortaya serilen şeyleri ayıklamaya başladım. Ayrıldım. Bıraktım. Attım. Sigarayı, kızımın babasını, yaşadığım turistik köyü, ailemi, yıllardır taşıdığım suçluluk duygularını, öfkeden karnıma yerleşmiş olan yumruyu, değersizlik hissini, “ya yapamazsam” korkumu ve yazmaya devam etsem buradan İstanbul’a yol olacak yıllardır hamallığını ettiğim onlarca illüzyonu. İmdat dedim. Yardım istedim. En çok da hayatımın kadınlarına. Bir daha göç ettim. O yerde bir elin parmaklarını geçmeyecek sayıda insan tanırken hem de. Yetmedi aşık oldum. Baktım o da yumru oldu karnımda, ondan da geçtim. Çok büyük cüret ettim. Ve bu defa bunu kendim için yaptım. İşte o zaman “ataklık etmek, yüreklilikle davranmak” oldu bana cüret etmek. İçimin bütün camlarını açtım efil efil esiyor bir seneyi aşkın zamandır.

Esasında kendimiz olmak için davrandığımız her hal patriyarkanın düzenine çomak soktuğu için cezalandırılıyoruz, yalnızlaştırılıyoruz ve bir yük, kusur gibi yaşıyoruz kendimiz olmayı. Hastalıklar, öfkeler, korkular biriktiriyoruz. Yardım istemeyi, yardımı kabul etmeyi becerdiğimizde, terapilerle, dostlarla içimize güvenle yerleşmeye başladığımızda o yıpratıcı duygulara harcadığımız enerjinin çok daha azıyla mucizeler yaratabiliyormuşuz… Ben yaşamaya cüret ederek mucizelere inanmayı öğrendim. Aksi zihnimin içinde sonsuz diyaloglardı.

Cüretkâr olmak, sözlük anlamının aksine, kendine saygının olmazsa olmazı. İçine sıkıştırıldığımız hayatlardan sadece cüret ederek çıkabiliriz. Yeter ki “saygı sınırlarını” aşmanın bir yüreklilik göstergesi olduğunu bilelim, kendimizi sevelim, hep sevelim, çok sevelim…

Yorum Yap

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir