Patti Smith: Kendine Özgü Bir İsyankar

Ah Patti! Bohem ruhlu kadın!

Ne güzel geldin bana, ne iyi geldin, hoş geldin!

Çoluk Çocuk (Just Kids) kitabıyla, bir Patti hikâyesi başladı bende. İçinde hareket, coşku, heyecan ve yaratıcılıkla birlikte, dinginlik, sakinlik, kabullenişin olduğu bir serüven sanki. Patti Smith’i okumak, dinlemek, izlemek, düşünmek; O’na olan saygımı ve sevgimi artırdığı gibi, kendi yolculuğuma da ışık tutuyor.

Yüreğimde bir merak, okudum hayatını, gençliğini. Tesadüflerle yolları kesişen genç Robert ile birlikte geliştirdikleri benlikleri, sanatları, üretmek adına durmadan, yılmadan çalışmaları. Önce iki sevgili, sonra iki dost, hayat boyu sürecek bağlılıkları, birbirlerini teşvik edip, desteklemeleri.

İki gencin kendini bulma yoluna tanık oluyoruz.

Çocukluğundan beri sanatçı olma isteğinde olan Patti, bu istekle, 20 yaşında, ilerde şiirlerinin müzikle hayat bulacağı, New York’a gider.

Geçim derdi bir yanda devam ederken, bir yandan da Robert’le birlikte bitmez tükenmez bir yaratıcılık serüveni içinde bulur kendini.

Manhattan’da yaşadığı Chelsea Hotel, pek çok sanatçı ve sanatçı adayının yaşadığı, iletişim halinde olduğu efsane otel. Otel lobisi; Janis Japlin, Jimi Hendrix, Dali gibi pek çok sanatçıyla karşılaştığı, ilham aldığı, konuştuğu, adeta evinin salonu halinde. Küçücük bir odaya sığdırdıkları büyük hayaller, çizimler, yazılar, şiirler…

Sanki birbirlerini kendilerinden önce keşfetmişti Robert ve Patti. Enstalasyonlar, çizimler yapan Robert’a fotoğraf çekmelisin diyen Patti’ydi. Sesini beğenen ve ısrarla ‘bence mutlaka şarkı söylemelisin’ diyen Robert idi.

İkisi de uzun süre düşünmediler, bana göre değil dediler ama er ya da geç, öncelikle, biri fotoğrafçı diğeri de müzisyen olarak anıldı.

Patti’nin içindeki sanatçı ruhu pek çok şeyi yapıyor; resim, şiir, yazı. Müzik bunlara en son katılan ve kendini olduğu gibi ortaya koyabildiği alan.

Robert’in ısrarları sonucu, Patti Simith, şiirlerini müzikle birleştirerek performans denemeleri yapmaya başladı.

10 Şubat 1971 St. Mark kilisesinde bir şiir okuması yapacaktı. Bir iz bırakmak istedi ve bunu sevdiği şairler için yapacaktı; Rimbaud ve Gregory. ‘Yazılı kelimelere, rock and roll’un heyecanını ve saldırganlığını katmak istiyordum’ demişti.

Farklı ve yeni bir şey deniyordu. Kendisine ait bir şey. Bu kilisede ilk defa elektro gitar çalınıyordu. Bu durum hem tezahüratlara hem protestolara neden olsa da, kendini serbest bırakmış ve güzel bir performans sergilemişti Patti. Bu şiir okumasının ardından teklif yağmurları başladı. Okumalar yapması için hatta şiir kitabı ve plak teklifleri geldi. Bu durum başta hoşuna gitse de, sonradan utanmıştı.

Ne Robert için ne sevdiği şairler için hiç bir şey böyle kolay olmamıştı. Geri çekilmeye karar verdi ve tüm teklifleri ret etti. Kitabında şöyle anlatır:

‘Mari Sandoz’un Crazy Horse: Strange Man of The Oglasas kitabından öğrendiğim bir şeyi düşündüm. Deli at savaşta zafer kazanacağını bilir ancak ganimeti toplamak için durursa, yenilecektir. Bu dersi o an önümde duran durumlara uygulamaya çalıştım ve hak etmediğim ganimeti toplamamaya özen gösterdim.’

Hatta bunu unutmamak için atların kulaklarına yapılan yıldırım dövmesini, dizine yaptırır.

Bir süre yazmaya devam etti, başka işlerde çalıştı. Hiçbir şey yapmadığı, yapmak istemediği bir dönem oldu. Ne kitap okuyor, ne çizim yapıyor, ne de gitar çalıyordu. Bir süre böyle boş ve ilgisiz kaldıktan sonra kendisine kızmıştı ve ardından kendisini yeniden işine adayacağına söz verdi. Şair olmak istiyordu ancak, şairlerin kapalı dünyasını sevmiyordu.

Yine bir tiyatro denemesi oldu ve rol yapmakta inandırıcılığı olmadığını gördüğü gün, ‘tekrar sahneye çıkacaksam kendim olarak olacak’ dedi.

Müzikle birlikte şiir okumalarına devam ediyordu. Witt isimli şiir kitabı çıktı.

Arthur Rimbaud hayranı olan Patti’nin şiir kitabı da 19. yüzyıl Fransız şiirleri tarzındaydı. Amerikalı gençleri Fransız tarzı şiirlerle tanıştıran yine kendisi olmuştu.

Şiir okumalarını müzikle birleştirmiş kendine has yeni bir şey yapıyordu. Performanslarının sonunu ‘Piss Factory’ ile bitiriyordu. Piss Factory (Çiş Fabrikası) çığlığı. New York’a gelmeden önce fabrikada çalıştığı zamanlar, yapmak istediklerini, içindeki sanat aşkını, üretme isteğini anlatıyordu. Bir nevi özgürlüğe kaçış öyküsü. Seyirciyle buluşmasını sağlayan bu düz yazı şiiri olmuştu.

Müzikle şiirin bir aradalığı, Patti’nin kendi tarzını bulmasına yol açtı. Daha sonraları Punk’ın vaftiz annesi olarak anılacaktı.

Patti, git gide sahnede kendini buldu, coştu, içindeki çingene dans etti ve sonunda Patti Smith Group’unu kurup ülke ülke dolaşıp şarkılar söylemeye başladı.

Elbette şiiri, yazmayı bırakmadı. Hâla sabah uyandığında yapmayı düşündüğü 2 şey var; kahve ve yazı. Yazarken, resim yaparken; bir beklentisi olduğunu, en iyisini yapma çabası olduğunu söylüyor. Ama sahnede iken, bu farklı! Sahnede şarkı söylerken; nasıl gözüktüğü, yanlış yapıp yapmadığı, hiçbirini düşünmüyor. Sahneyi önünü sonunu düşünmeden insanlarla iletişimde olduğu yer olarak tanımlıyor.

Robert ile farklılıkları gün yüzüne çıkmaya başladığında; Patti, O’nun yeni sosyal çevresine adapte olamıyordu. Bu dönemi anlatırken, ‘Yemekte neden tanımadığım insanlarla sohbet etmem gerektiğini anlamıyorum’ diye yazmıştı. Sıkıcı ve beklemesi zor, şık masaları; tek bir tabağın yanına bir ailenin ihtiyacından çok kaşık-çatal yerleştirilen masalar olarak tanımlar. Robert ise bu ortamların adamı olmuştu. Rahatlığı ve güçlü iletişimiyle o masalara aitliği apaçıktı.

Patti ve Zelda tarzı bir isyan

Patti; Zelda Fitzgerald’ın biyografisini okuduğunda, kendini onun isyankâr ruhuyla özdeşleştirir.

Toplumdaki davranış kurallarıyla ilgili; bir önceki nesil tarafından nasıl davranmamız gerektiğinin belirlenmiş olması, O’nu sınırlandırılmış hissettirir. ‘Yıkıcı güdülerimi bastırıp, yaratıcı olanlara yoğunlaşmak üzere kendimi eğitmiştim. Yine de kurallardan nefret eden tarafım büsbütün ölmüş değildir’ diye bahsetmişti kitabında.

Nobel ödülleri gecesinde, Bob Dylan yerine sahneye çıktığı zaman; 7 dakikalık uzun bir şarkı olan A Hard Rain Gonna Fall şarkısını söylerken,  sözlerini unuttuğu zaman… Daha sonra unutmak değil, ‘donmak’ olarak tanımlıyor bu anı. Duruyor, herkesten özür diliyor. Çok gergin olduğunu ve baştan alıp alamayacaklarını soruyor. O kadar gerçek, o kadar naif bir özür ki, o an sarılmak istiyorum Patti’ye. Seneler geçse de bu ortamlara alışamamış olduğunu düşünüyorum. Şık giyimli pek çok insan, İsveç kraliyet ailesi ciddiyeti ‘bohem ruhlu kadın’ için fazla gergin olsa gerek.

Patti Smith, hayatta pek çok şeye meydan okuyan, kendi tarzıyla buradayım diyen, güçlü bir kadın.

Hayatından yaşamından ilham alınmalı, şarkıları dinlenmeli, kitapları okunmalı, hissetmeli Patti’yi.

‘Bana bak, bana bakma’

Küçükken anlamıştı, hiç bir zaman annesi gibi kırmızı oje süren bir kadın olmayacaktı. Feminenliğin toplumda karşılığı olan belli başlı davranış ve görünüme karşı meydan okuyordu. Maskülen, aynı zamanda feminen ve seksi nasıl olunur sorusunun bir ifadesi bence Patti Smith!

Bebek yüzlü Robert ve maskulen Patti. Robert’in kıyafetlere düşkünlüğü ve hazırlanması uzun sürerken, Patti elindekilerle hızlı bir şekilde hazır olur, Robert’i beklerdi. İlk albümü Horses ile birlikte kendine ait bir tarz yaratmıştı bile. Ama yaratmak için uğraşmadan, giyim tarzını ‘bana bak, bana bakma’ diye tanımlamıştı. İstediği gibi giyinir, nasıl göründüğünü umursamazdı. Kendiliğinden oluşan bu giyim tarzıyla ‘stil ikonu’ ünvanını almış oldu.

Uzunca bir röportajında anlattıkları ve gençlere tavsiyeleri;

‘Kimsenin dinlemediği albüm yaptım. Şiir kitabı yazdım, okuyan 50 kişi var yok. Ama işini yapmaya devam edersin, çünkü bu bir gereklilik, çünkü bu senin çağrın.’

‘Zor olacak, çünkü hayat gerçekten zor. Sevdiğiniz insanları kaybedeceksiniz, kalp ağrısı çekeceksiniz. Bazen aç olacak, bazen diş ağrısı çekecek, bazen hasta olacaksınız. Ama diğer tarafta güzel deneyimler. Bazen sadece gökyüzü. Yaptığınız küçük bir şey çok güzel hissetmenize neden olur. Bazen birine âşık olursunuz, çocuklarınız, pek çok şey var mutlu olunacak. Doğuyoruz ve ölmek zorundayız. Bunu biliyoruz. Çok mutlu da olacağız, çok dibe de gideceğiz. Hayat; rollercoster’da gitmek gibi. Mükemmel olmayacak, mükemmel anlar olacak, kötü anlar da, ama buna değecek. İnanın bana, bence öyle.’

Çoluk çocuk kitabıyla ilgili National Gallery’deki bir başka konuşmasında Robert’in onunla ilgili ısrarlarından bahsetmişti.

O’nun için küçük şarkılar söylediğinde, Patti’nin sesini seven Robert; şarkı söylemelisin diye hep ısrar etti ama Patti, hiç düşünmemişti bile, istemedi. Şiirler yazıyordu. Robert ‘Bence şiirlerini herkese okumalısın’  diyordu, ama Patti bunu yapmak istemiyordu. Ölmeden 1 gün önce, hikâyelerini yazmasını istedi. Patti söz verdi. Yıllar sonra sözünü tutmuş oldu.

Robert Patti için ne istediyse haklıydı. Patti’yi kendinden önce keşfetmiş, neyi iyi yapabileceğini görmüştü. Onun ısrarı ya da teşvikiyle Patti bütün hayatı boyunca şarkılar söyledi. Robert ile ikisinin hikâyelerini yazdı, hiç ummadığı bir biçimde kitabı çok fazla okundu. Bu defa okurlar yenisini yazmasını istedi. Yazmaya devam etti, ediyor.

Bir kitapta hayat dersi

Ne güzel bir kendini tanıma hikâyesidir Çoluk Çocuk.  Okudukları, yazdıkları, dinledikleri hepsinden ilham alınası. Parasız, aç, susuz da olsalar, üretme isteğiyle dolu geçen günler. Vazgeçmeden, hep bir uğraşı içinde, yazmak, çizmek, üretmek, üretmek…

İçinden geleni yapmak ve kendine saygı duymak, yapmak istediğini ötelememek önemli olan. Hayatın zorluklarını ve güzelliklerini kabul ederek, sindirerek devam etmek ve toplumun zaman zaman sıkıcı kurallarına görmemek! Herkesten ve her şeyden önce kendi ayağına çelme takmadan, yürümek bu yolda.

Patti çocukluğundan itibaren, gençliğinde, özgürlük için kendi yolu için çok çalıştı, üretti, vazgeçmedi.

Kimseye benzemedi, kendi tarzını yarattı.

Benim için Patti; şair, müzisyen ve yazarlığının yanında; doğal, içten, özgür ve özgün. Onunla ilgili keşfedeceğim daha çok şey var eminim, dolayısıyla kendimle ve hayatla.

Ve şarkıları;

Because the Night ile bilirdim, en popüler olanı. (Nasıl senelerce sadece orada kaldım, keşfedemedim, şaşırıyorum ve de kızıyorum kendime.)Bir de Smeels Like Teen Sprit cover’ıyla. Ardındakileri keşfettikçe,

Piss Factory ile isyan edecek, üretmek ve özgürlük isteğiyle,

Kendi şiiriyle birleştirdiği, Patti Smith’ e has bir hale gelen G-L-O-R-I-A dinleyip enerji dolacağım, Dancing Barefoot’u söylemek müthiş keyif verecek, Horses ile farklı bir şeyin içinde olduğumu hissedeceğim…

Frederick ılık esen bir rüzgarda sevdiğini düşünmek gibi. (Sevgilisi, daha sonra hayat arkadaşı Fred Smith için yazılmış bu şarkı.)

Free Money, People Have the Power, Everybody Wants to Rule the World ve daha pek çokları…

Gençliğindeki isyankar ve enerjik ruhu, yaş aldıkça daha bir ılımlı, mütevazı, kendinden emin ve gururlu duruş sergiliyor. Olması gereken tam da buymuş hissini veriyorsun. Her yaşta, her halinle çok güzelsin Patti Smith, ilham verici kişiliğin, bana çok fazla dokundu.

1946 yılında Şikago, Amerika’da doğan Patti Smith, 73 yaşında ve halen konserler vermeye devam ediyor. Şu sıralar ‘Year of The Monkey’ adlı yeni kitabını çıkardı.

1975 yılında çıkardığı ilk albümü Horses’ın albüm kapağını tabii ki Robert Mapplethorpe çekti.

Daha çok şarkıları var dinlenecek, kitapları var okunacak. Bu yazı Patti Smith’i anlamak, ve anlatmak isteğinden doğdu. Yazının bir sonu yok, sadece virgül!

Yorum Yap

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir