-Mış Gibi Yaşamak

Etiketleme, dış görünüşe göre değerlendirme, şişirilmiş hayatlara özenme sosyal medyanın çook aktif kullanılması ile gerçek yaşamın üzerine yapılan sahte fırça darbeleri olarak görüyorum. Bu ‘-mış gibi’ olmalar o kadar suni ve sahte ki, yapanı tatmin etmediği gibi hep bir doz fazlası ile kendini sürekli hale getiren bir trendde devam ediyor. Gençlerin, yaşını başını almış, emekli olup hayata dokunacak işler yapmamış insanların bazen tek sorunsalı ‘o ne yapmış, bu nasıl gezmiş, hangi marka giymiş, parayı nasıl kazanmış’ minvalinde olup yaşar gibi yapma çılgınlığı!

Bu ruhi durum günümüz beyaz yakalılarını da kıskaca almış can çekiştiriyor, haberleri bile olmadan! Oysa o kadar güzel okullarda okumak, iyi işlerde çalışmak, tomarla para kazanmak bile bu obur hali doyuramaz hale gelmiş. Hep bir üst seviyenin hayali ile şu anki durumlarının hakları olmadığını iddia ederek borçlu olma hissiyatındalar, özendikleri hayatın -mış gibisini yaşamak, mevcut durumlarının tadını çıkarmalarına engel oluyor veya işlerini layıkıyla yapmalarına hep engel teşkil ediyor.

90’lı yıllardan sonra kişisel gelişim furyası ile ‘sen her şeyi hak ediyorsun, bu hayatta ne istersen olur’ gazı ile kendi çapını bilmeden, emek harcamadan hep vermeden alma düsturu ile hareket eden kitleler haline geldik. Her şeyin en güzeli, en yenisi, en pahalısı, en eni bizde olmalı, biz bunu hak ediyoruz durumu bizi alacaklı hale getirdi, Mehmet Zihni Sungur hocamın dediği gibi ‘hayattan alacaklı olduğunu hisseden kişiler, ellerindekinin kıymetini bilmeden tüm alacaklılar gibi mutsuz olarak bu dünyadan gider.’

Doğu kültüründe derinleşmek, batı kültüründe ise yükselmek muktedirdir. Oysa biz köklerimizin izlerini yok sayarak bu sahte yükselişler uğruna kayıp hayatlar yaşamaya özendiriliyoruz. Sahip olduğun anda büyüsünü yitiren tüketim cumhuriyetinin üyeleri haline geldik, insan doğasının özelliklerini unutup, yok sayarak. Bu ‘Hedonik Adaptasyon’ denilen bir özellik ile açıklanıyor; şöyle ki, insanların mevcut hallerindeki üzüntü ve sevinçler bir süre devam ettikten sonra normal seyrine dönüyor. Bu durum hani boğaz manzaralı evi olan arkadaşına gittiğinde sende yarattığı o muhteşem görsel haz hissi, ‘keşke benim de böyle bir evim olsa başka şey istemem mutlu olmak için’ diyen iç ses, evi aldıktan bir süre sonra seni artık eskisi kadar cezbetmeyecektir. Ya da bacağını kaybettiğin bir trafik kazası sonrası ‘ben artık nasıl böyle yaşarım’ üzüntüsü bir süre sonra bu duruma alışmanla eski acısını yitirecektir. Bizler için devamlı mutluluk veya üzüntü hali dış kaynaklarla sağlamak mümkün değil, bu ancak sevgi gibi manevi duygularla sağlanabilir. Ama bunu günümüzde eşyalar ile sağlamak üzerine kurulmuş muhteşem bir tüketim çılgınlığı yaşıyoruz.

Bu halet-i ruhiyeden kurtulmanın en kolay yolu, hepimizin bir bütünün parçaları olduğunu hissetmek, kimsenin kimseden üstün veya ezik olmadığını bilmektir. Maddesel kazanımların değil manevi kazanımların tadına varmak, hayata dokunacak işler yaptıkça karşılaştığın gözlerdeki o minnet duygusuna sessizce selam vermektir. Hayat dengede olmaktır, ne en çoğuna ne de en azına sahip olmak değil, yeteri kadarına sahip olmaktır. Bunun farkındalığına önce bizim sonra da çocuklarımızın kazanması gerekiyor. Sahte mutlulukların sarhoşluğundan bir an önce kurtulmak ve ayılmak dileğiyle…

Yorum Yap

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir