Yarıştırılan Annelik

Çoğu zaman başkası ne der, ne düşünür diye yaşadığımızdan; bir şeyler sorulduğunda dank diye çakılıp kalmayalım diye belki de birçok şey yapıyoruzdur. Hadi bu yapmalara lafım yok da, salt senin yaptığını, salt senin düşündüğünü doğru sanıp başkasına baskı yapmak, karşındaki eksik hissettirmek nasıl bir anlayışsızlıktır? Son dönemlerde sosyal medyanın da payının yüksek olduğunu düşündüğüm annelik üzerinden müthiş bir yarış, yarıştırma var. Bir taraftan anneannelerimizin-babaaanelerimizin geleneksel çocuk yetiştirme tarzını benimseyenler, bir taraftan gıdadan tekstile organikliği benimseyenler, bir taraftan markaları markaların sahiplerinden fazla takıntı yapanlar, diğer taraftan da çok sterilize olmak isteyip neredeyse kendilerini de sterilizatöre koyacak olanlar…

Daha hamileyken şunu ye bunu yeme diye başlanan veya başlatılan annelik yarışı, ‘doğum sezaryen mi yoksa normal mi’ diye devam eden sorulardan, ‘anne sütü mü veriyorsun formül mama mı veriyorsun‘a bağlanıp, ‘katı gıdaya geçişte BLW mi uyguluyorsun, kendi elinle mi besliyorsun’ gibi envai çeşit  sorularla başını alıp gidiyor. Bu kadar kafa karışıklığı içinde modern dünyada, şehirlerdeki annelerin işlerinin çok daha zor olduğunu düşünüyorum. Gencinden yaşlısına herkesin bir yaşam telaşına kapıldığı  metropollerde geniş ailelerin az olması kimine avantaj gibi görünürken kimileri içinse dezavantaj. Bir çocuk doğar bir köy bakar, diye bir söz var. Özellikle doğumun ilk zamanlarında ve daha sonrasında çocuk yürümeye başlayana kadar anneye yardımcı aileden birilerinin çocuğun yanında bulunması büyük lütuf. Hamilelik, annelik, lohusalık, yeni hayat düzenine geçiş derken insanın bedenen ya da mental olarak kendini yorgun hissettiği dönemler çokça oluyor. Bu dönemlerde insana en iyi gelen kelime: “Anlıyorum”. Yani karşındakinin seni tam anlayamadığını bile düşünsen, sana en iyi gelen kelime bu aslında.

Oğlum birkaç gün sonra 4 yaşını dolduracak. 2 yaşına kadar emzirdim. Kimi ‘çok emzirme başka yemekleri yemez’ dedi, kimi ’emzir bağışıklığı güçlenir’ dedi. İçgüdüsel ya da toplum baskısı, adına ne derseniz deyin ama kendim isteyerek oğlumu 2 yaşına kadar emzirdim. Oğlum yemek konusunda çok seçici, birçok şeyi yemiyor. Daha doğrusu yediği çok az şey var. Küçükken ben de yemek seçerdim, hatta bazı sebzeleri 25’imden sonra tattığımı hatırlıyorum. Bence yemekte seçiciliğin aynen kaygı, korku, özgüven, neşeli olmak, durgun olmak gibi genetik geçişi var. Ya da kendimi bununla teskin ediyorum.

Yine oğlumun yemek seçiciliğinin çok arttığı, daha doğrusu en temel şeyleri bile yemeyi reddettiği günlerin birinde, evde her türlü yemeği hazırlamayı denemiş yine de yedirememişken canhıraş bir halde bir arkadaşa yazdım ‘ne yapabilirim’ diye. Oğlu yaklaşık oğlumla aynı yaşlarda. Bana verdiği cevap; ‘araba sana çarptıysa mutlaka sen suçlusundur’ ya da ‘hırsız evini soyduysa mutlaka kapı camı kapamamışsındır’ gibi cümlelerle aynı şeydi. “Ben oğluma hep özel ve güzel yemekler yapıyorum.” demişti hatta eklemişti, “Sallamasyon yapınca o da yemiyor.”

Sanırım bu cümleler oğlumun yememesinden daha cok üzmüştü beni. Bu iki cümlenin özeti şuydu; ben güzel yapıyorum sen yapamıyorsun çünkü ben sallamasyon yemek yaparsam senin gibi, benim çocuk da yemez.

Oysa benim beklediğim sadece birkaç kelimeydi: “Olabilir, üzülme. Bir uzmanla görüşebilirsin.”

Çünkü her çocuğun yapısı farklıydı aynı yetişkinler gibi. Kendimizdeki farklılıkları kabul ediyorduk fakat çocuklardakini kabul etmeyip cezayı anne-babaya kesiyorduk. Bu ya en kolayıydı ya da karşı tarafı rahatlatmak yerine kendimizi üstün kurma çabasıydı. Ama çevrenizde yaşadığınız olaylarla ilgili; seni anlıyorum diyen, empati kurmaya çalışan size ilaç gibi gelen; eşler, anneler, babalar, kayınvalideler, kayınbabalar, kızkardeşler, abiler, ablalar, teyzeler, halalar, amcalar, dayılar,komşular da mutlaka vardır. İyi ki varlar. Dileğim hep de varolsunlar.

Yorum Yap

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir