Birlik Olmayı Denesek?

Günlerdir sağduyulu bir biçimde öfkenin pençesine düşmeden, acıdan boğulmadan düşünmeye çalışıyorum. Bir yerden başlamak gerek diyorum. Vardır elbet diyorum bir çözümü. Öfkenin kendine muhatap bulma telaşından sıyrılayım diyorum. Tek bir kişiye, gruba, görüşe ve hatta evet tarafsızlığımı korumak adına tek bir cinsiyete mal etmeyeyim olanı biteni diyorum. Hepimiz suçluyuz çünkü diyorum. Hepimiz çözüm üretmekle yükümlüyüz diyorum.

Çözüm için arapsaçına dönmüş bir yumağın ucunu aramaya benzer bir pratik gerekiyor. Gerçi yumağın ucunu, sorunun kökeninin bulduk diyelim. Bitmeyecek ki çile… Gerisi hep düğüm düğüm. Sabırla, sebatla karşılaşılan her düğümün çözülmesi gerekiyor ki elimizde yavaş yavaş büyüyen derli toplu bir yumağımız olsun. Kadına yönelik şiddette durum daha da karışık. İki faklı arapsaçı olmuş yumak birbirine dolanmış vaziyette. Kadın ve şiddet… Kadın yumağından başlamak geliyor içimden. Sanki şiddet yumağının çözümü de oradaymış, kadın şiddetin panzehiriymiş gibi.

Kadını erkeğin karşısında konumlandıran, ikincilliğe neden olan ve güçlendiren her yaklaşıma karşı mücadelenin çözüm olduğunda hemfikiriz değil mi? Ama daha önce de yazdım. Kadınlar olarak hepimiz birbirimizden farklıyız. Tenimizin rengi, etnik kimliğimiz, sınıfsal konumumuzdan tutun kurumlar içindeki (aile, şirket, vb.) statümüze kadar her şeyimizle birbirimizden farklıyız. Hepimiz bir diğerimizin “öteki” siyiz ve bu da “kızkardeşlik” romantizmini çok da yaşayamadığımız gerçeğini yüzümüze vuruyor. Kabul etmeliyiz ki birbirimize zorbalık yapıyoruz; aile içinde, iş hayatında, akademide, sosyal hayatta ve hatta sosyal medyada.

İşte hep aynı yerde takılıyorum ben. Eşitsizliğe, ikincilliğe karşı mücadelede birlikte miyiz gerçekten? Çuvaldız iş başında da, ya iğne? Belki tek hayatta kalma biçiminin rekabet olduğunu düşünmek zorunda bırakıldık. Belki de zorbalığı suyun üzerinde kalmak ve boğulmamak için can simidi olarak kullanıyoruz. Ancak şurası kesin ki kadınlar olarak birbirimize zorbalık yaptığımız müddetçe ortak sorunlarımıza odaklanma şansımız yok. Birbirimizi kollamadıkça şiddetin panzehiri olmaktan çok uzağız.

Önce aynaya bakarak başlamak gerekiyor. Kimim ben? Beni mutlu eden ne? Nelerle mutsuz oluyorum? Neye ihtiyacım var gerçekten? Bir şansım daha olsa nasıl bir hayatı seçerdim? Kabullendiklerimi gönülden mi kabul ettim? Öyle mi gerekti? Süregideni istedim mi gerçekten? Yoksa günü mü kurtarıyorum? Böyle gelmiş de böyle mi gitmesini istiyorum? Değiştirme şansım olsa neyi değiştirirdim? Sonra havada asılı kalan sohbetlerimize bakabiliriz: Neden eleştiriyor, yargılıyor, çekiştiriyor, üstünlük taslıyoruz? Neden çekiniyor, siniyor, içe kapanıyor, rol yapıyoruz?

Yermeden, dedikodu yapmadan, akıl vermeden dinlesek; korkmadan, sıkılmadan, utanmadan anlatsak ne olur? Dilimize yerleşen hakaretleri bir düşünsek… Evladın kızına oğlanına iyi insan olmaktan başka sorumluluk yüklemesek… “O saatte orada ne işi varmış?” diye sormasak… Kimsenin bekaretine, dulluğuna karışmasak… Kaynana olup gelini yıldırmasak… Ya da büyük gelin olup küçük gelini hırpalamasak mesela… Ona şişman ya da zayıf, buna bakımsız demesek… Kimin ne giydiğine neresini örtüp neresini açtığına takılmasak o kadar. Çok okuyup okumayana, evlenip evlenmeyene, çocuk yapıp yapmayana ya da çocuk yapmayıp anneliğe, evlenmeyip evliliğe atıp tutmasak… Yönetici olup çalışandan, doğurup hamileden, emzirip emzirmeyenden üstün olduğumuzu düşünmesek…

‘Ne derler’ kaygısı duymadan çaresizliğimizi ve hayallerimizi paylaşsak… Rol yapmasak, mış gibi davranmasak. Titreyip kendimize gelsek. Hayalleri olan o kız çocuklarını hatırlasak. Bize dayatılmış, dayatılan herşeye kolkola dirensek… Bir, beş, on, yüz, bin kadın kenetlensek… O zaman belki kimse elinde bıçakla, silahla yürüyemez üstümüze. Hiçbirimiz korkmayız “ne derler? Nereye giderim? Bir başıma ne yaparım? Ya peşime düşerse?” diye kapıdan çıkarken…

Hiçbirimiz ‘bir gün geçer’ diye beklemeyiz çaresizlikle. Hiçbirimiz eteğimizde ya da karnımızda çocukla çaresiz hissetmeyiz. Hiçbirimiz kendi suçumuz sanmayız yaşadıklarımızı, gizlemeyiz, bağırırız. O zaman belki hiçbirimiz öldürülmeyiz.

Ah bir denesek birlik olmayı… O zaman bu kadar canımız yanmaz  belki…

Yorum Yap

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir