Dijital Dünyada Duygularımız ve Zorbalık

Üniversitede Bilgi Sosyolojisi dersi almıştım. Hocamız bize internetten bahsediyordu ama adı internet değildi. Şöyle bir şey söylemişti: “Arkadaşlar, bilgisayarla öyle şeyler yapabileceksiniz ki… Dünyanın her yerindeki insanlarla konuşabilecek, yazışabileceksiniz. İnsanlar vakitlerinin çocuğunu bilgisayarda geçirecek, bu nedenle de yalnızlık hissedecekler. Uzaktan konuşmalar yetmeyecek. Bu hissi gidermek için de bilgisayarlara duygu hisleri verecekler.” Biz dersten çıktıktan sonra hocamızın bu sözlerine hiç anlam verememiştik, tabii yıl 1997… Hocamızın anlattıklarından bir tanesi hariç hepsi oldu. Olmayan ve bilim insanlarının hâlen üstünde çalıştıkları ise “bilgisayara duygu yüklemek.”

“Bilgisayarlar insanların duygularından anlayacak”, “Nöronlar taranarak insan beyninin analizi yapılıyor” gibi içeriklere sahip bir sürü haber görüyoruz. Gelecekle ilgili birçok filmde de yapay zekâların duygularını gösterebildiklerini izliyoruz. Gerçekleşir mi bilemem… Çünkü duygularımız anlık, günlük, yıllık değişebiliyor. Biz bile duygularımızı tanımakta zorlanırken ve duygularımız sürekli değişirken, bu duyguları yapay zekâların anlamaları için çalışmak çok zor olmalı. Bizi biz yapan duygularımız ve bunlar yapay zekâlara şu an yüklenemiyor. Netflix dizisi Westworld’de bu durum ironi ile harika bir biçimde anlatılmıştı; insanlar merhamet, hoşgörü, sevgi gibi bazı duygularını kaybediyor, robotlar bu duygulara sahip oluyorlardı. Hatta insanlardan daha vicdanlı hâle geliyorlardı.

Hani duygularını göstermeyen ya da gösteremeyen insanlara robot gibi durma denir ya, o yüzen robot gibi durmamak lazım. Birbirimizle iletişim kurabilmemiz için duygulara ihtiyacımız var. Dünya dijitalleşti. Peki bizler bu dijital dünyada iletişim kurarken duygularımızı birbirimize aktarabiliyor muyuz? İşte asıl sorun bu…

Gün geçtikçe dijital dünya gerçeklikten daha mı fazla yer kaplamaya başlıyor hayatımızda? Peki, dijital dünyanın en vazgeçilmez bileşeni olan sosyal medya gerçek mi? Bunlar gibi birçok soru ile benim gibi sizin de kafanızın meşgul olduğuna eminim. Ben sosyal medyanın hayatımızın bir parçası olduğunu, bizim gerçekliğimizden apayrı bir yerde olmadığını düşünüyorum. Gün içinde yaşadıklarımızı, anlatmak istediklerimizi, olmak istediğimiz yerleri ve daha birçok kişisel durumumuzu sosyal medyada paylaşıyoruz. Ancak herkesin kullanım amacı ve şekli farklı… Bazıları tüm hayatını paylaşırken kimisi kısıtlı bir alanı gözler önüne seriyor… Bazısı ise sadece iş amaçlı kullanıyor ve özel hayatını sosyal medyadan uzak tutuyor. Sonuç olarak birçoğumuz vaktimizi sosyal medyada geçiriyoruz. Ama şu bir gerçek ki, sosyal medya zaman alıcı bir uğraş… Örneğin ben! Sosyal medyada zamanımın çoğunu yorumları okumak için harcıyorum. Çünkü insanların neler düşündüğünü merak ediyorum. İşim gereği insanların birbirleriyle iletişimlerini, birbirlerine karşı kullandıkları üslupları, sabırlarını, tartışma şekillerini inceliyorum. Bazı paylaşımların altında saygı ve hoşgörünün hâkim olduğu çok güzel tartışmalar gerçekleşiyor; bazılarında ise küfürler, anlayışsızlıklar ve zorbalıklar gözler önüne seriliyor.

Ne oluyor da birbirimize karşı bu kadar anlayışsız, hoşgörüsüz oluyoruz ve zorbaca davranıyoruz? Üstünde durmak istediğim nokta tam da burası; zorbalık ve bu davranışa neden olan duygularımız…

Özellikle sanal dünyadaki yazışmalarda noktalama işaretlerini kullanır gibi küfürlü kısaltmalar, söylemler kullanılıyor. Bir kadın arkadaşıma neden sürekli küfürlü yazıştığını sormuştum ve bana kullandığı ifadenin bir küfür olmadığını, cümle sonuna öylesine yazdığı bir kısaltma olduğunu söyledi. Sosyal medyada küfürler havada uçuşuyor. Birbirine “laf sokup” “kapak yapanlar” çok popüler oluyor. Bu popülerlik uğruna diğerlerini harcamaktan yani zorbalık yapmaktan çekinmiyoruz ve tabii karşımızdaki kişinin neler hissettiğini de düşünmüyoruz. Çünkü sanal bir dünyada karşımızdaki kişiyi görmüyoruz. Karşımızdakini görmemek bu davranışları daha rahat yapabilmemizi sağlıyor. Oysa yüz yüze ilişkiler farklı. Yüz yüze ilişkilerde birisine kaba davranırsanız o kişi size beden dili, mimikleri ya da sözleri ile neler hissettiğini anlatır. Sosyal medya ise sadece kelimelerle ya da “emoji” denilen duygu ifadesi simgelerle kısıtlı. Bunların duyguları ifade etmek için yeterli olduğunu düşünmüyorum. Eğer yeterli olsaydı yanlış bu kadar çok olmaz, farklı nedenlerin eklenmesiyle kabaran diyaloglar zorbalığa kadar gitmezdi.

Siz hiç “Mutlu Olma Hastalığı” diye bir şey duydunuz mu? Gelin size açıklayayım çünkü zorbalığın “Mutlu Olma Hastalığı’nın bir sonucu olduğunu düşünüyorum.

Sosyal medyada “Mutluluk elinizde”, “Daha fazla mutlu olabilirsiniz”, “Üzüntülerden uzaklaşın”, “Sakın kızmayın, hep güler yüzlü olun” vb. mesajlar sıklıkla karşımıza çıkıyor. Ancak bu tür içeriklere sahip paylaşımlar duygularımızın tümünü yaşamamıza mani oluyor. Pozitiflik adına normal duygularımızı yok sayıyoruz. “Hep mutlu olunması gerekiyor” mesajları her bir yandan etrafımızı sarmış durumda. Sonuç olarak; sosyal medyada hepimiz hep mutluyuz, gülümsüyoruz. Sanki hiç zor şeyler yaşamıyoruz. Oysa gerçek yaşamda çok zor şeyler de yaşıyoruz ve sosyal medyadaki mutluluk hali nedeniyle mutlu olmadığımız zamanları kabullenmek istemiyoruz.  Oysaki bizi geliştiren, hayata karşı güçlü kılan zorlandığımız duygular. Bu duygulardan kaçmak; hayattan kaçmak, yaşamamak gibi… Bastırdığımız, kontrol altına aldığımızı sandığımız, göstermediğimiz duygularımız zamanla daha da güçleniyor ve bizi kontrol altına alıyor. Mutsuzluğumuz, kızgınlıklarımız içinden çıkılmaz bir girdap gibi daha da büyüyor. Duygularımızı yaşayamamak bizi mutluluktan daha fazla uzaklaştırıyor. İşte bu duruma “Mutlu Olma Hastalığı” diyorum. Mutlu olma hastalığına kapılanlar kızgınlıklarını hangi davranışa dönüştüreceğini bilemiyor. Kızgınlıklar öfkeye ve hatta zorbalığa dönüşüyor.

Biz maalesef duygu farkındalığı açısından sınıfta kalan bir milletiz. Hepimiz çok duygusal olduğumuzu söylemememize rağmen duygu farkındalığımız düşük. Bunun sonucu olarak empati becerilerimiz çok gelişmiyor.  Empati ise günümüzde yoğun olarak ihtiyaç duyduğumuz o kadar önemli bir kavram ki… Duygu farkındalığının ilk adımı… Çünkü zorbalığın başlıca nedeni empati yoksunluğu, empati becerilerinin gelişmemesi. Yüz yüze ilişkilerimizde birbirimize karşı empatimi gösteriyorken sosyal medyada karşımızdakilerle aynı empatiyi kuramıyoruz. Çünkü sosyal medyada dertler farklı. Amaç, ilişkileri sağlıklı bir şekilde devam ettirmek değil. Bu da empati gereksinimini azaltıyor. Empati azalınca da karşımızdakinin neler hissettiğini umursamıyoruz ve sonuç; zorbalık…

Zorbalığın azalması için “Duygu farkındalığı” gereklidir. Duygu farkındalığımızı arttırmaya da duygularımızı tanıyarak yani kendimizin farkında olarak başlayabiliriz. Bunun için de “Ben hangi davranışlara nasıl tepki veriyorum? Hangi olay karşısında neler hissediyorum? Duygularımın hepsini kabul ediyor muyum?” gibi sorularla ilk adımları atabilirsiniz. Devamında karşınızdaki kişilerin duygularını anlayabilmemizi sağlayan empati yeteneğiniz kendiliğinden gelişecektir. İşte zorbalığı yenmenin formülü bu…

Duygularınızla yaşayacağınız günler dilerim.

 

 

 

Yorum Yap

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir