Ne işimiz var burada?

Neden bu çevrim içi dünyadayız? Sordunuz mu kendinize? Eski arkadaşları bulmak için mi? Yeni arkadaşlıklar kurmak için mi? Bir arkadaşa bakıp çıkmak için mi? Yeni bağlantılarla çevrenizi genişletmek için mi? Esinlenmek? Hedef belirlemek? Merak ettiğiniz için mi? Sıkıldığınız için mi? Öfkenizi kusmak? Mola vermek? Öğrenmek için mi? Ben de varım demek? Sesinizi duyurmak için mi? Birinin sesini bastırmak için mi? Kim olduğunuza dair bir algı oluşturmak? Kurum, topluluk ya da birey olarak ne işimiz var burada?

Bugün milyonlarca insanın bağlandığı bu “dünya” yeni sosyal biçimler geliştirirken eski sosyal biçimlerin de yerini alıyor. Çevrim içi sosyal etkileşim kendi dinamikleri ile gelişerek bireyleri ve kurumları dönüştürüyor. Sosyal medya artık bebekliğini ve ilk çocukluğunu geride bırakmış bir ergen. Her ergen ebeveynine meydan okur ve sosyal medya da benzer şekilde mevcut olan etkileşim biçimlerine meydan okuyor. Kendine özgü bir biçim olma yolunda sınırlarımızı ve sinirlerimizi zorluyor.

Topluluk ve kültür kavramları yüz yüze etkileşim bağlamında yüzyıllardır tartışılmakta. Bıkmadan, usanmadan insanın sosyal bir varlık oluşu masaya yatırılıyor, kesilip biçilip inceleniyor. Bitmiyor mevzu. Çünkü sosyallik değişiyor, dönüşüyor ve düşünürler izne çıkamıyor. Geleneksel olarak sosyologlar ve antropologlar, topluluk ve kültür kavramlarıyla mücadele veriyor. Mücadele veriyor diyorum, çünkü bunlar öyle kavramlar ki, her tanım suya yazılan yazılar gibi (hadi tamam su kıyısında kuma yazılan yazılar diyelim).

İnsanlık tarihinde her teknik ve teknolojik gelişme bize topluluğumuzun sınırlarının dışına çıkma, uzakta olanla buluşma ve tanışma şansı verdi. Tekerlekten bilgisayara bütün gelişmeler kocaman bir aile olarak yaşamamız için gereken her türlü olanağı sağladı. Evet, insanlık paylaşmaya dair bu olanakları çok da iyi değerlendirmedi. Hem de hep o topluluk ve kültür kavramlarının sınır saplantısı yüzünden. Bizi ötekinden ayırana verdiğimiz değer insanlık tarihinde kavganın ve sömürünün eksik olmamasına neden oldu.

Çok da uzak olmayan bir geçmişte topluluk ve kültürün belirli bir coğrafi/fiziksel yer/çevre ile ilişkilendirilemeyeceği konusunda anlaşmaya varıldı. Bugün artık topluluk ya da kültür dediğimizde fiziksel sınırları olan bir yerleşimde yaşayan insanlardan bahsetmediğimiz kesin. Köyümüzde, mahallemizde, bölgemizde, şehrimizde ya da ülkemizde karışık topluluklar ve kültürler olarak yaşıyoruz çünkü. Soyut sınırlar ise varlığını sürdürüyor. Hatta çeşitlenerek artıyor. Bugün artık dini, etnik, vb. kimliklerimiz ötesinde, her tercihimiz bizi bir topluluğa dahil ederken bir diğerinden ayırıyor. İşte bu yüzden kültür akışkan bir süreç olarak tanımlanıyor. (Netnography Redefined, Robert V. Kozinets, Sage 2015)

Sosyal medya bu akışkan süreçleri görünür kılıyor. İnsan sosyalliğinin en son noktası olarak bizi her an birbirimizle buluşturan bu teknolojik meydanı ne için kullandığımız işte o zaman önem kazanıyor. Ne işimiz var burada? Ortak noktalarımıza ve sorunlarımıza odaklanmak için mi? Yoksa soyut sınırları tekrar tekrar vurgulamak için mi? Farklılığın zenginliğinden beslenmek için mi yoksa ötekiyle savaş meydanı olduğu için mi?

Size meydan okuyan ergen bir çocuğunuz varsa geleneksel olana körü körüne tutunmak yerine, yeni olandan da bir şeyler öğrenme yolunu seçebilirsiniz. Sizi değiştirmesine izin verebilirsiniz. Sosyal medyanın bizi her an her yerde görünür kılma ve birbirimizle buluşturabilme gücünün meydan okuyan tarzıyla şu ötekileştirme konusunu tekrar düşünebiliriz örneğin. Şu soyut sınırların ve akışkan kültürlerin görünürlüğünün bir farkındalık yaratması için de biraz esneyebiliriz bence.

Tek bir kimliğimiz yok. Tek ve türdeş bir topluluğun üyesi falan da değiliz. Şimdi elimizdeki tüm zorbalıkları yavaşça yere bırakalım. İnsan olmaya dair ortak nelerimiz var oturup yazışalım…

Yorum Yap

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir