İyi günde kötü günde mi, kirli evde, kesilmiş bir çorbada mı?

Sex and the City dizisinin başkarakteri Carrie Bradshaw’un evlilik kurumuna olan hislerini ‘Eğer Manhattan’da sınırsız sayıda apartman dairesi olsaydı kimse evlenmezdi’ diye anlatmasının üzerinden yaklaşık yirmi yıl geçtikten sonra 31 Aralık 2018 tarihli Zuhal Topal’la Sofrada programında ’40 yıllık evliyim, çorbanın kesilip kesilmediğini kaşığa bakarak anlarım’ cümlesi kuruldu. Bu iki cümle yirmi yıllık farka rağmen yine de aynı zaman dilimi olarak tanımlayabileceğimiz yıllarda, aralarında 8000 km ve sekiz saat zaman farkı olan iki ayrı şehirde, biri evli biri bekâr iki farklı kadının ağzından çıktı.

Bundan diyelim 500 yıl sonra ’21.yüzyılda toplumsal ilişkiler ve evlilik’ konulu bir makale yazmak isteyen bir sosyoloji öğrencisinin eline bu cümleler geçse ne düşünürdü? Evliliği nasıl tanımlardı? Yaşayacak yer kalmadığı için bir arada oturmaya başlamış insanlar mı yoksa bir yemek ustalığı vesilesi mi gelirdi akıllara?

500 yıl sonrayı düşünmeyi bırakıp günümüze gelelim. 2019’a taze girdiğimiz bugünlerde Carrie Bradshaw kadar kötümser değiliz belki evlilik konusunda ama 40 yıllık bir evlilik sonrası bir çorba kaşığına attığımız tek bakışla o çorbanın kesilip kesilmediğini anlamamızla övünmek isteyen insanlar da değiliz kesinlikle. Bir yandan evliliğe toplumun yükledikleri, bir yandan kendi aklımızdan geçenler ve bir yandan da en modern olduğuna inananımızın bile evlenene kadar aklımızda olduğunu fark etmediğimiz ve bir anda ortaya çıkan bin yıllık düşünceler var. ‘Kadın evini temiz tutar’, ‘Kadın evi çekip çevirir’, ‘Kadın çocuğa bakar’ gibi, özetle yuvayı dişi kuşun yaptığını anlatan bir takım sözler tabii bahsettiğim. Bunlarla en işi olmadığını düşünenimiz bile evlenince kendini bir süre bile olsa suçlu hissedebiliyor. Bu suçluluk hissinden kurtulmaktaki en önemli etmenlerden bir tanesi eşin tutumu elbette. Eş geleneksel yapıya kapılmamış biriyse, işler nispeten daha kolay, değilse zaten kendini suçlu hissetmesi an meselesi olan kadının işi hepten zora giriyor. Yine de en önemlisi bir kadının önce kendini ikna etmesi. Evde olup bitenlerin tek kişinin derdi olmadığına, evin tozunun, yemeğin tadının, çorbanın kesik olup olmadığının evdeki yetişkinlerin ortak meselesi olduğuna önce kadınların ikna olması gerekiyor. Gerisi kolay diyemesem de gerisiyle bir şekilde baş edilir diyebilirim.

Canı isteyen evlenir, canı istemeyen evlenmez elbette ama bunca boşanmaya ve insanların bireyselliklerine gittikçe daha düşkün olduğu bir çağda olmamıza rağmen evlilik sayısı da her geçen gün artmaya devam ettiğine göre evliliğin oturacak apartman kalmamasından, lojistik meselelerden ve kesik bir çorbadan çok daha fazlası olduğuna inanmaya gönül rahatlığı ile devam edebiliriz. Yeter ki bunu aklımızda tutalım ve hem kendimize, hem birbirimize hatırlatalım.

Yorum Yap

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir