Kim korkar yaşlılıktan!

Geçtiğimiz haftalarda Elif, (nam-ı diğer blogcuanne) benden yaşlılığın bugünü ve bize hissettirdikleri hakkında bir yazı yazmamı rica etti. Yaşlılık konusu ve bu istediği neredeyse bir kitap konusuydu ve ben nereden başlayacağımı bilemeden biraz bekledim. Söylemek istediklerimi demledim ve okuyuculara kendi yaşlılıklarını bir kez olsun hissetmelerine yardımcı olacak ve yumuşak bir geçiş yapmamızı kolaylaştıracak bir giriş yazısı çıkıverdi içimden. (bkz: “Yaşlanıyoruz!“) Bu yazıda kendi meçhul yaşlılığımıza bir göz attık ve hatta belki gelecekle ilgili olumlu gelişmelere niyet edip yaşamımızı gözden geçirdik. Şimdi ise bize oldukça hızla yaklaşan yaşlılıktan neden bu kadar ayrı durduğumuzu, yokmuş gibi yaşadığımızı ve neden korktuğumuzu biraz açıklamak istiyorum.

Yaşlılık Çiğdem Hoca’nın (Prof. Dr. Çiğdem Dürüşken) dediği gibi hayatın o kadar doğal bir parçası ki… Ona anlamlar yükleyen, korkan, yetkinliksizleştiren biziz aslında. Nasıl ki çocuklukla ve gençlikle mücadele edip geldiği gibi kabul ediyoruz, yaşlılığı da böyle akışında fark etmek ve bilgece kabul etmemiz gerekiyor. Çünkü hiçbir yaprak sararırken ağaçla kavga etmiyor, bunu fark etmeliyiz…

Yaşlılık bir hastalık ya da elden ayaktan düşme hali olsaydı herkes oldukça kötü bir yaşlılık dönemi yaşardı. Oysaki bugün 80’inde aşık olan, 70’lerinde dans etmeye başlayan, yine bu yıllarda hayatının en bilge konuşmalarına kulak verdiğimiz yaşlılar hiç de az değil. Bu yüzden bütün dünyada genç nüfusun da azalmasıyla son 50 senedir aktif yaşlanmaya özellikle dikkat çekiliyor. ‘Nasıl daha iyi yaşlanılır’ın üzerine binlerce bilimsel araştırma gerçekleştiriliyor. Yaşlılık o kadar da kötü değilse neden yaşlılıktan bu kadar korkuyoruz? Bu sorunun birden fazla yanıtı var.

Yaşlılıkla ilgili korkumuzu ilk olarak evrimsel psikolojinin söyledikleriyle açıklamaya çalışacağım. Evrimsel psikolojiye göre insana ölümü hatırlatan her şey rahatsız edicidir. Bu yaklaşıma göre dünya ve canlılık, üreme üzerine kurgulu olduğu için üremesi ve çoğalması mümkün olmayan ve hatta insana başta kendi ölümü olmak üzere yok oluşu hatırlatan yaşlılara toplumda yer açılmak istenmez. Bu yüzden toplumda ve bilimde daha çok çocuklara itibar ve ilgi varken yaşlılıkla son 50 senedir açıkça ilgilenilmeye başlanmıştır.

Yaşlılıkla ilgili korkumuz ve ayrımcılığımızı açıklayan bir diğer kuram olan Dehşet Yönetim Kuramı’na göre insan, içsel ve doğal olarak ölümden kaçınmaktadır. Ölümle sıkça karşılaşan insan, değerlerine ve buradaki yaşamına daha sıkı sarılmaktadır. Kristeva’nın iğrenme kuramı ise insanın “iğrenç” diye tanımlanabilecek her şeyden kaçındığını, ölümün de bu “iğrenç” kavramlardan biri olduğunu vurgulamaktadır. Ölüm insan için ‘iğrenç’ diye tanımlanabilecek kavramlar arasında yer almakta ve yaşlılık ölümü, özellikle insanın kendi ölümünü hatırlatması dolayısıyla kendi bütünlüğüne tehdit oluşturmakta; bireyin yaptığı tüm diğer iğrenç şeylere yaptığı gibi ondan uzaklaşmasına, yok saymasına ve iğrenmesine sebep olmaktadır.

Yaşlılıkla ilişkimizi bu topraklardaki kültürün bize verdikleriyle değerlendirdiğimizde medya sayesinde hepimizin tektipleştirildiği ve kültürel farkların giderek azaldığı bu zaman diliminde bir Amerikalıyla aramızda pek fark görünmüyor. Ancak bu noktada bir hatırlatma yapmak istiyorum: Osmanlı döneminde mezarlıkların şehrin tam ortasına yapılması hiç tesadüfi değildi. İnsanlar ölümü her gün hatırlasın ve yaşama ona göre devam etsin diye mezarlıklar görünür kılınırdı. Şimdilerde bütün Avrupa ve Amerika’nın felsefesini spiritüalizm başlığı altında kendi kültürlerine uyarlamaya çalıştıkları Mevlevilikte dervişlerin kavukları, mezar taşını; beyaz ceketleri ise kefeni imgelerdi. Derviş ölmeden önce ölerek kendini maneviyatın derinliklerine bırakırdı. Ölüm (vuslat) korkulacak bir şey değil, aksine heyecanla beklenen kavuşma anıydı. Bugün hala yaşlılıkla ilgili karikatürlere bir Amerikalı gibi saldırganlaşarak tepki vermek bir kenara dursun, katıla katıla gülüyorsak bu kuramların tam olarak bizi anlatmadığından bahsedebiliriz. Yaşlıların Avrupa’daki gibi yalnız ve sosyal destekten uzak olmamasına vesile olan toplumcu yaklaşımımızı (bazen başımıza çorap örse de) yeniden ele alabilir, bunun bizi nasıl iyileştirdiğini gözden geçirebiliriz.

Şimdi, bize empoze edilen tüm bu ‘ölüm’ uyarlamalarıyla yaşlılık konusundaki gözlüğümüzün nasıl da şekillendiğini fark edebiliyor muyuz? Bize ölümün ve dolayısıyla yaşlanmanın ne kadar da korkunç olduğunu hatırlatıp durmalarının nelere yol açtığını görüyor muyuz? Önce ölümle barışır, sonra da nefes aldığımız her anı niyetimizdeki gibi geçirirsek ölümün yaşamımızı daha da anlamlı kılabileceğini sezinliyor muyuz? O halde bir sonraki yazıda iyi bir yaşlılığa hazırlık için neler yapabileceğimize bakalım diyor, yazımı Cicero’nun şu sözleriyle bitiriyorum:

“Hayatın koşu pisti belli, doğanın yolu tek ve dönüşü yok; ömrün her çağına ayrı ayrı meziyetler bahşedilmiş: çocukluğa naiflik, gençliğe delifişeklik, orta yaşa ağırbaşlılık, yaşlılığa da olgunluk. Doğal olan, her birinin meyvesini dalındayken tatmak.”

Sevgiyle…

 

 

Şurada bir yorum var: “Kim korkar yaşlılıktan!
  1. Intiyar delikanlı

    Bir önceki yazınız gibi, bu yazınız da çok severek/beğenerek, icsellestirerek okudum. Bir sonraki yazınızı dört gözle bekliyorum. Teşekkürler.

    Cevapla

Yorum Yap

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir