Kendine ait bir kadın: Virginia Woolf

Kale Kategori

İlham Veren Topuklar’da bu ay, tarihin en önemli yazarlarından biri olarak andığımız Virginia Woolf’u hatrlıyoruz: Güncel koşullar kadını nasıl yaftalıyor olursa olsun hediyelerimizi dünyayla paylaşabileceğimize dair muazzam bir ilham kaynağı…

Hareketli yaşam öyküsü, hayatın ta kendisini yüzümüze vururken bizi bir anda gerçeklikten koparıp götürebilen romanları, kendine has yazım teknikleri ile Virginia Woolf, bugün hala en çok konuşulan yazarlardan biri. Genç yaşta yaşadığı kayıplar, yaslar ve şahit olduğu savaşlar, adaletsizlikler karşısında güçlü durmaya çalışsa da, henüz ergenlik döneminde başlayan ruhsal hastalıkları ömrü boyunca peşini bırakmamış; neticede onu 59 yaşında hayatını sonlandırmaya itmişti. Londra’nın saygıdeğer ailelerinden birine mensup olmasının yardımı ve editör babasının desteği ile dönemin kadınlarına nazaran bazı ayrıcalıklara sahip olmuş olsa da, asla elindekiyle yetinmedi ve hep elinden gelenin en iyisini yapmaya çalışırken her fırsatta diğer kadınlara da aynısını yapmalarını söyleyerek ilham verdi.

Babası Sir Leslie Stephen, İngiltere’de Viktorya Dönemi’nin tanınmış yazar ve editörlerinden biriydi. 1882 yılında dünyaya gelen Virginia, hiç okula gitmedi. Bunun yerine babasının desteği ile evde eğitim gördü. Üniversite çağına geldiğinde zaten kadınların üniversitelere kabul edilmemesinden dolayı istediği eğitimi alamayacaktı ancak o yılmadı, henüz 15 yaşındayken bir gazetede kısa hikayelerini yayınlatarak başlattığı yazarlık kariyerini ömrünün son senesine kadar sürdürdü.

Genç yaşta üvey abilerinin tacizlerine maruz kaldı, annesini ve babasının yasını yaşadı. Ancak babasının ölümünden sonra 1904 yılında kadeşleriyle taşındığı Bloomsbury, onun için bir dönüm noktası oldu. Burada Bloomsbury Grubu adında kurulan bir entellektüel grubuna dahil oldu ve edebiyat çevrelerince daha tanınır hale geldi. 1912 yılında ‘hayatının bütün mutluluklarını borçlu olduğunu’ söyleyeceği Leonard Woolf ile evlendi. Leonard onun en yakın ve en güçlü destekçisiydi. Evlendikleri dönemde yükselen psikotik atakları nedeniyle endişelenen eşi, Virginia’nın daha özgür yazabilmesi için bir yayınevi kurmayı önerdi. Beraber Hogarth Press’i kurdular ve Virginia Woolf’un ilk romanı, The Voyage Out (Dışa Yolculuk) 1915 yılında burada basıldı. Yayınevi kısa zamanda dönemin ünlü yazarlarının da eserlerini basmaya başlayarak önem kazandı.

Bu süreçte Virginia Woolf, entellektüel çevrelerde boy gösteriyor, kardeşi Vanessa Bell’in illüstrasyonlarını eklediği kısa öykülerini yayımlatıyor, partiler düzenliyor ve yaşamın tadını çıkarıyordu. Ancak hastalığı peşini bırakmıyordu ve iyi olduğu zamanlarda ‘çok iyi’ olduğu söylenen Woolf, hastalandığında çaresiz, ümitsiz bir kadına dönüşüyordu. Eşi Leonard’ın bu durumda çocuk sahibi olmalarının doğru olmayacağını söylemesi üzerine durumu kabullenmişti ancak bir tarraftan da çocukları çok seviyor ve anne olamadığı için eksiklik hissediyordu. İnişli çıkışlı ruh haline rağmen Woolf, ömrü boyunca 200’e yakın eser yayınladı.

İkinci romanı Night and Day (Gece ve Gündüz), 1919 yılında yayınlandı. Dünyaya armağan ettiği ilk iki roman, ‘geleneksel’ tarzda yazılmış romanlardı. Bazı eleştirmenler bunun sebebinin Virginia’nın edebiyata duyduğu sevgi ve saygı olduğunu söylese de bazıları ‘kendini ıspatlama çabası’ ile bu tür romanlar yazdığını söylüyor. Çünkü daha sonraki eserlerinde Woolf, kendi adıyla anılacak olan bilinç akışı tekniği de dahil olmak üzere birçok geleneksel olmayan yöntemle yazacak ve okurlarını büyüleyecekti.

Pulitzer ödüllü “Saatler” romanında Woolf’un “Mrs. Dalloway” romanından yola çıkarak bir hikaye kurgulayan Michael Cunningham, bir yazısında Virginia Woolf’un yaşadığı buhranlar nedeniyle kendini ıspatlama çabasında olabileceğini söylüyor: “Woolf sadece bir sonraki nöbetin beklentisinden dolayı değil, bu dengesiz ruh halinin kariyerine etkilerinden de dehşetle korkuyordu. Kendi deliliğinden duyduğu bu korku ilk iki romanı Dışa Yolculuk ve Gece ve Gündüz’ün nispeten daha geleneksel olmasına yol açmıştı. Diğer yazarlarınki gibi aklı başında romanlar yazabileceğini, yazılarının deli bir kadının sayıklamaları olmadığını kendine ve herkese ispatlamak istemişti.”

1929 yılında, arada yayınladığı 5 kitaptan sonra, en bilinen eseri A Room of One’s Own (Kendine Ait Bir Oda) yayınlandı ve Virginia Woolf, artık bir ‘feminist’ yazar olarak anılmaya başlayacaktı.

Kadına biçilen rolleri ve getirilen kısıtlamaları var gücüyle eleştirirken, bir yandan da kadının yaratıcılığını ev içi de dahil olmak üzere pek çok alanda gösterebileceğini savunuyordu. İncelikle hazırlanmış bir sofra, keyifle ağırlanan misafirler ve ustaca yazılmış bir öykü, başarılı bir kariyer; hepsi onun gözünde değerliydi. Ancak kadınların özgürlüklerini elde edebilmeleri için kendilerine ait bir oda edinmeleri ve iyi bir gelire sahip olmaları gerektiğini söylediğinde tüm dikkatleri üzerine çekmişti. Kitapta tarihte çok ünlü bir kadın yazarın çıkmamış olmasına değinen Woolf, Shakespeare’in Judith adında bir kız kardeşi olmuş olsaydı ve oyunlar yazmak isteseydi neler olabileceğini yazdı.  Shakespeare dönemin şartlarında rahatlıkla kendini geliştirip yazmaya başlayabilirken olağanüstü yetenekli kız kardeşi Judith, okula gönderilmeyecek, evde kalacak ve abisinin imkanlarından mahrum kaldığı için yazılar yazamayacaktı.

Durmadan yazan, üreten ve kendini ifade etmekten hiçbir zaman geri durmayan Woolf, son olarak 1941’de Between the Acts (Perde Arası) isimli kitabını tamamladı. Ancak artık hastalığı onu ele geçirmişti. İki ay sonra, kocası Leonard’a bir not bırakarak ceplerini taşlarla doldurdu ve kendini Ouse nehrine bırakarak hayatına son verdi. Yazdığı kısa not, yaşadığı buhranı incelikle anlatıyordu:

“En sevdiğim,

Yine çıldırmak üzere olduğumu hissediyorum. Yaşadığım o korkunç anlara geri dönemem artık. Ve ben bu kez iyileşemeyeceğim. Sesler duymaya başladım. Odaklanamıyorum. Bu yüzden yapılacak en iyi şey olarak gördüğüm şeyi yapıyorum. Sen bana olabilecek en büyük mutluluğu verdin. Benim için her şey oldun. Bu korkunç hastalık beni bulmadan önce birlikte bizim kadar mutlu olabilecek iki insan daha düşünemezdim. Artık savaşacak gücüm kalmadı. Hayatını mahvettiğimin farkındayım ve ben olmazsam, rahatça çalışabileceğini de biliyorum. Bunu sen de göreceksin. Görüyorsun ya, bunu düzgün yazmayı bile beceremiyorum. Söylemek istediğim şey şu ki, yaşadığım tüm mutluluğu sana borçluyum. Bana karşı daima sabırlı ve çok iyiydin. Demek istediğim, bunları herkes biliyor. Eğer biri beni kurtarabilseydi, o kişi sen olurdun. Artık benim için her şey bitti. Sadece sana bir iyilik yapabilirim. Hayatını daha fazla mahvedemem. Bizim kadar mutlu olabilecek iki insan daha düşünemiyorum.”

Hayata veda ederken bile sevgisini ve mutluluğu vurgulamaktan vazgeçmeyen bu kadın, Virginia Woolf, ilmek ilmek dokuyarak ürettiği 200’e yakın eserini insanlığa, özellikle de kadınlara armağan edip gitti bu dünyadan. Koşullar ne olursa olsun  kendimizi gerçekleştirebileceğimizin, cesaretin ve titrek adımlarla bile olsa ilerleyebilmenin ilhamını bıraktı bizlere…

 

Kale Kategori

Yorum Yap

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir